Ana Sayfa
Supolitik Oluşumunun
İlkeleri
Uluslararası Konferans
22-23 Mart 2008
"Kapitalizmin Kıskacında SU"
24 Mart 2008 İstanbul
Deklarasyonu
5. Dünya Su Forumuna
Karşı Hazırlık Toplantısı
8-9 Kasım 2008
8-9 Kasım Hazırlık
Toplantısı Deklarasyonu
15-22 Mart 2009 Suyun
Ticarileştirilmesine
Hayır Platformu
Genel Programı
Uluslararası İstanbul
Konferansından
Kim Kimdir
Bilgi Notları 
Makaleler
Basın Açıklamaları
İletişim
Site Haritası 
English Español
Güncelleme Tarihi:
7 Şubat Aralık 2013
 

Su Mevzuatının Truva Atı:
Yeraltı Suları hakkında kanun tasarısı

Su Politik Çalışma Grubu'nun Eleştirisi

Bilindiği gibi Su Politik Çalışma Grubumuz daha önce TEMA'nın hazırladığı iki Su Kanun Tasarısını, Acele Kamulaştırma Kanununu ve Bakanlığın hazırladığı Su Kanun Tasarı Taslağını eleştiren Bilgi Notlarını yayınlamıştı. Yeraltı Suları Hakkındaki kanun tasarısı da bu kanun ve tasarıların son halkalarından birini oluşturmaktadır. Zira henüz daha yağmur suları ve bulutların yönetimi ile ilgili bir yasa tasarısı ya da bir yönetmelik hazırlandığı bilgisine sahip olmadığımız için son halka diyemiyoruz. Suyun bütünüyle sermaye birikim sürecine dahil edilmesinin ve fiili duruma yasal bir statü kazandırmanın adımı atılmak istenmektedir. Tasarıyı bir “Truva atı” olarak tanımlamamızın nedeni ise, bu yasal çalışmanın genel algıda yaratacağı ilk izlenimlerdir. Özellikle yer altı sularının sanayi şirketleri tarafından on yıllardan beri denetimsiz bir şekilde çekiliyor olması gerçeği, bu çekişlerin bundan sonra zapturapt altına alınacağı gibi bir yanılsamaya yol açması ve bu yanılgının devasa tehdidin görülmesini engelleme potansiyeli taşımasıdır.

Yer altı suları kalite itibarıyla sanayi şirketlerinin üretim sırasında en fazla ihtiyaç duydukları sudur. Bunun nedeni ise toprağın doğal bir süzgeç vazifesi görmesi ve şirketleri, suyu damıtarak üretimde ihtiyaç duydukları saflık derecesine getirme maliyetinden kurtarmasıdır. Yeraltı sularının yüzey sularından bir diğer farkı ise yüzey sularına oranla çok daha yavaş hareket etmesidir ki, yer altı suyunun daha saf ve istenilen niteliklere uygun olmasının bir nedeninin de bu olduğu belirtilmektedir(Groundwater FAQs, 2013).

Bu nedenle sanayi sermayesi yıllardan beri sadece yüzey sularını değil yanı sıra yer altı sularını da hoyratça kullanmaya devam etmektedir. Yine bu nedenledir ki örneğin Almanya'da üretimde kullanılan 4,7 milyar metreküp suyun sadece 1,4 miyar metreküpü nehir ve göllerden, yaklaşık yüzde 70'i ise yer altı suyundan sağlanmaktadır. Uluslararası çalışmalar, Almanya özelinde büyük şehirlerin etrafındaki yeşil alanların ve büyük nehirlerin giderek kurumakta olduğunu belirtmekte ve çoğu endüstriyel ülkede olduğu gibi Almanya'da da yer altı su kaynaklarının neredeyse tamamen tüketildiğine işaret etmektedir (Robert, 2003, s. 36).

Yer altı ve yüzey sularını ortaklaştıran en önemli özellik ise doğrudan doğal çevrimin kendisiyle ilintilidir. Başka bir deyişle yüzey suları azaldığında yeraltı suları da derinlere kaçar; ya da yeraltı suları aşırı kullanımdan ötürü derinlere kaçtığında yüzey suları da kurumaya başlar. Ancak sürekli olarak birbirinden beslenen bu iki akıştan biri görünürken, diğeri görünmez. Muhtemelen bu nedenle yasa yapıcılar yerel halkların görünen yüzey suları için canlarını siper edip mücadele örgütlerken, görünmeyen yer altı suları için kılını dahi kıpırdatmayacağını sanmış olmalılar ki yer altı sularına kontörlü sayaç, ölçüm zorunluluğu, çekim miktarlarının takibi gibi mevcut talana hukuksal meşruiyetler kazandıran bir çaba içine girmişlerdir. 

    Getirilen ölçüm zorunluluğu çekilen su miktarlarının kontrolünden ve kaynakların korunmasından ziyade;
  • 1) zaten yapılmakta olan bu fiili yasal bir meşruiyete kavuşturmayı,
  • 2) ve fırsattan istifade ederek yer altı sularının ticarileşmesinin alt yapısını hazırlamayı amaçlamaktadır.

Su Politik Çalışma Grubu'na göre, geçimlik zorunlu çekişlerin dışında tamamen yasaklanması gereken bir fiile (yer altı sularının ticari amaçlarla kullanılması) miktar kısıtlamaları, ölçüm sistemleri vb. teknik bir takım kılıflar altında onay verilmektedir. Burada “geçimlik zorunlu çekişler” ile neyi kast ettiğimizi ve bu durumu neden ticari amaçlardan ayırdığımızı bir kez daha hatırlamakta yarar var. Özellikle geçimlik tarım yapılan yörelerde zaman zaman ve bölgeden bölgeye değişmekle beraber yeraltı su kaynaklarından da yararlanıldığı bilinen bir durumdur. Bu gerçekliğe karşın bu su çekişleri hiçbir ticari amaç taşımadığı için ihtiyaç duyulandan daha fazla miktarlarda su çekilmesi söz konusu olmamaktadır. Ticari amaçlar ile geçimlik ihtiyaçlar arasındaki fark, metalara özgü değişim değerleri ile insan emeğinin doğal sonuçları olan “kullanım değerleri” arasındaki farktan ileri gelmektedir. Dolayısıyla yer altı sularının kullanımı ile ilintili olarak yapabileceğimiz en sağlıklı tespit, tıpkı yüzey suları gibi yeraltı sularının da sadece kullanım değerlerinin üretimine tahsis edilmesi olabilir. Şirketler meta, yani değişim değerleri ürettiklerine göre, talep ettiğimiz yasak bütün meta/değişim değeri üretenlere uygulanması gereken bir yasaktır. Buna karşın, kullanım değerlerinin üretiminde, yani toplumsal ihtiyaçları karşılamak için yapılan üretimde ister yüzey suları isterse yeraltı suları kullanılıyor olsun ne aşırı tüketim ne de doğal varlıkların tümüyle yok edilişi söz konusu olmayacaktır.

Yeraltı suları ile ilgili yasa tasarısında, toplumu aleyhte bir pazarlığın içine çekerek yıkıma ortak etmenin en bilinen yöntemi olan hukuksal sınırlamalar ve yetki paylaşımları dikkat çekmekte ve bu vurgular gerçekliğin görülmesini zorlaştırmaktadır. Bu gelişme özelinde düşünecek olursak, konvansiyonel akıl önce “canım yeraltı suları çok kontrolsüz çekiliyordu, bu yasal düzenleme sayesinde artık kontrol altına alınacak” diyecektir. Oysa su kaynaklarının bütününün birbiriyle ilişki halinde olduğu hatırlandığında miktar sınırlamalarına bir çözümmüş gibi destek verilmesi değil, miktarı ne olursa olsun yer altı sularının çekilmesine, bu fiilin meşrulaştırılmasına karşı çıkmak gerektiği açıktır.

Yeraltı sularının metalaşmasına, yani ilgili yasa tasarısına sessiz kalmak, bir kaç açıdan son derece tehlikeli bir duruştur. Yer altı sularının izinsiz çekimi elbette kabul edilemez, ama bu yasa tasarısı ile yapılmaya çalışıldığı gibi metalaşması çok daha başka bir duruma tekabül edecektir. Yer altı suları üzerinden ticarete yasal meşruiyet sağlandığı anda sadece üretim amaçlı değil, yanı sıra ticari amaçlı su çekişleri de devreye gireceği ve pek çok kapitalist arı gibi bu yeni “sektöre” giriş yapacağı için çekim miktarları çok artacaktır. Bu artışları ölçüm sistemleri ile takip edeceğini söyleyen mercilerin kısa zaman içerisinde ilave yönetmelikler çıkararak miktar sınırlamalarını gevşeteceğini öngörmek yanlış olmayacaktır.  Benzer şekilde, yer altı sularının aşırı çekim yüzünden derinlere kaçması özellikle yüzey akışlarını tehdit edecek bir gelişmedir. Dolayısıyla yeraltı suları yasa tasarısına karşı çıkmak bütün HES karşıtı mücadeleler açısından da son derece önemlidir. Yer altı sularının metalaşması kentlerdeki su kullanımını da birebir etkileyecek bir gelişmedir. Bu nedenle kent suları için mücadele eden herkes yeraltı sularının metalaşmasının alt yapısını hazırlayan bu yasa tasarısına karşı çıkmak zorundadır. Tarımsal sulamanın birincil kaynağı da yüzey suları, dolayısıyla yer altı sularıdır. Anadolu ve Trakya'da tarım yapılan bölgelerin yer altı sularının şirketlerin eline geçmesi bu bölgelerde tarımsal suya ulaşmayı daha da zorlaştıracaktır.

Su Politik Çalışma Grubu olarak 2007 yılından bu yana yürüttüğümüz bütün çalışmalarda suyun metalaşmasının zaman zaman birbiriyle çatışma halindeymiş gibi görünebilecek farklı veçheleri olduğunu vurguladık ve bütün bu farklı var oluşların neden bir arada ele alınmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu bağlamda örneğin tarımsal sulama ihtiyacı ile HES ve Baraj karşıtlığı; ya da kentsel su ihtiyacı ile baraj karşıtlığının yer yer çatışmalara konu olması öngördüğümüz durumlardı. Ancak, görünmez oluşunun yanı sıra bir Truva atı içerisine gizlenerek önümüze konan bu yeni saldırı sadece kendimize ait olanı kaybetmeye karşı belirlediğimiz bugüne kadarki muhalefet çizgisinin ötesine geçmemizi şart koşmaktadır. Öyle ki artık bizim olanı koruyabilmenin tek bir yolu vardır: İnsanın olduğu kadar, doğadaki tüm canlılara ait olanı da savunmak.

6 Şubat 2013

Su Politik Çalışma Grubu

Paylaş: