Ana Sayfa
Supolitik Oluşumunun
İlkeleri
Uluslararası Konferans
22-23 Mart 2008
"Kapitalizmin Kıskacında SU"
24 Mart 2008 İstanbul
Deklarasyonu
5. Dünya Su Forumuna
Karşı Hazırlık Toplantısı
8-9 Kasım 2008
8-9 Kasım Hazırlık
Toplantısı Deklarasyonu
15-22 Mart 2009 Suyun
Ticarileştirilmesine
Hayır Platformu
Genel Programı
Uluslararası İstanbul
Konferansından
Kim Kimdir
Bilgi Notları 
Makaleler
Basın Açıklamaları
İletişim
Site Haritası 
English Español
Güncelleme Tarihi:
30 Mart 2011
 
27 Mart 2011 Tarihli Sundays Zaman'da ingilizce olarak yayınlanan, başta Maud Barlow olmak üzere dünyadaki Su Hareketleri arasında verimli ve önemli bir tartışmaya yol açan röportajın türkçesi aşağıdadır.

Suyun ticarileştirilmesi su kıtlığını daha da arttıracak. Gaye Yılmaz

27 Mart 2011, Pazar / Yonca Poyraz Doğan, İstanbul

2009 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi'nde politik ekonomi ve küreselleşme konularında part-time (yarı zamanlı) öğretim elemanı olarak ders veren Dr. Gaye Yılmaz, kapitalist üretimin kendisine karşı mücadele edilmediği takdirde su kıtlığının insanlık açısından giderek büyüyen ve uzun sürecek bir sorun haline geleceğini belirtiyor.

SAV Yayınları tarafından 2009 yılında basılan "Suyun Metalaşması: Kıtlığın nedeni kıtlığa çare olabilir mi?" başlıklı kitabın yazarı olan Yılmaz, "Kapitalizmde üretim asla insanların ihtiyaçlarına değil, sistemin sürekli olarak daha fazla daha fazla üretme ihtiyacına bağlıdır. Bu bağlamda kapitalizmde üretim niteliklerin değil miktarların, niceliklerin üretilmesine odaklanmıştır" diyor.

Birleşmiş Milletler'in 2006 yılı İnsani Gelişim Raporundaki veriler gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık 1.1 milyar insanın suya yeterli oranda erişimi olmadığının; 2.6 milyar insanın ise en temel sağlık hizmetlerinden yoksun olduğunun altını çiziyor. Suya erişimin olmaması ile yoksulluk arasında öyle organik bir ilişki var ki temiz suya erişimi olmayan her üç kişiden ikisi günde 2 $'ın altında; üç kişiden biri ise günde 1 $'ın altında bir gelirle yaşamak zorunda. En temel sağlık hizmetlerinden yoksun 660 milyondan fazla insan günde 2$'ın altında bir gelir elde ederken; aynı kategorideki 385 milyondan fazla insan da günde 1$'ın altında bir gelir elde ediyor. Rapor ayrıca "Manila'da gecekondu semtinde yaşıyorsanız, su için Londra halkından daha fazla para ödemek zorundasınız" diyor.

Yılmaz, bunun genellikle su kaynaklarının özelleştirilmesi yüzünden böyle olduğunu; özelleştirmenin su hizmetleri yönetiminin sermaye verimliliğini arttırmak için gündeme getirildiğini; fakat özelleştirme sonrasında temel hizmetlerin fiyatlarında görülen artışlar yüzünden yaşanan deneyimlerin dünyadaki yoksulların suya erişimini daha da azalttığını gösterdiğini belirtiyor. Sorularımıza cevap verirken suyun özelleştirme sürecinde halkın giderek artan farkındalığına dair tartışmaları da detaylandırıyor.

2011 Dünya Su Günü 20-22 Mart tarihlerinde kutlandı. Fakat siz, bunun kutlanacak bir şey olmadığını söylüyorsunuz, neden?

Birleşmiş Milletler (BM) dünyada suyun metalaşmasına en fazla öncülük eden uluslar arası kurumlardan biridir. Öyle ki 1992 Rio ve Dublin Konferanslarında suyu ilk kez piyasada alınıp satılabilecek bir meta olarak tanımlayan kurum BM'dir, 1997 yılında ilk kez bir WWC-Dünya Su Konseyi kurulması önerisini gündeme getiren de yine BM'dir. Bu nedenle Dünya Bankası (WB), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) ve Dünya Su Konseyi (WWC)'nin yanı sıra BM de suyun ticarileştirilmesi sürecinde son derece kritik bir rol oynamaktadır. Şurası çok açıktır ki Dünya Su Günü yalnızca halkları su kıtlığının tek çaresinin suyun metalaştırılması olduğuna inandırmak için tasarlanmış bir gündür. Bu tarz girişimler sayesinde BM, WB ve WWC suyun kıt bir kaynak olduğu ve bu nedenle özelleştirilmek zorunda olduğuna dair son derece yanıltıcı tezlerine geniş bir toplumsal onayın verilmesini sağlamaktadırlar.

Suyun özelleştirilmesi sizin de aralarında olduğunuz bazı aktivistleri kaygılandırıyor. Bu neden sizler için bu kadar önemli bir sorun?

Sadece özelleştirme değil, aynı zamanda kamu-özel işbirliği (PPPs) ve hatta kamu-kamu işbirliği (PUPs) son derece ciddi kaygı konusudur çünkü özelleştirme kaynaklar üzerindeki mülkiyet hakkının devredilmesidir. Ancak, kaynak mülkiyeti devlette kalarak su kaynaklarının yönetimi de şirketlere devredilebilir ki bu da su iletiminin yine piyasa kurallarına göre yapılacağı anlamına gelir. En büyük sorun piyasanın kendisidir. Çünkü su gibi doğanın belli bir bileşeni metalaştırıldığında binlerce şirket kar elde edebilmek için bu kaynaklara yatırım yapmaya başlayacaktır. Böyle bir durum, tıpkı Türkiye'de inşa edilmekte olan HES'lerde de tanık olduğumuz gibi temiz su kaynaklarının hızla ve en üst düzeyde tükenmesini beraberinde getirecektir. Projelendiren HES sayısı, pek çok yerli ve yabancı yatırımcının "alternatif enerji üretimi" adı altında su kaynaklarına üşüşmesiyle birlikte yalnızca son bir iki yıl içinde 2000'lerle ifade edilmeye başlanmıştır.

Dünya nüfusunun üçte biri ya tamamen sudan yoksun olan ya da su erişiminin çok sınırlı olduğu bölgelerde yaşadığı için iklim değişikliği ve nüfus artışının bu sayıyı dünya nüfusunun yarısına yükselteceği tahmin ediliyor. Maude Barlow [BM Genel Meclisi Başkanına su ile ilgili konularda kıdemli danışmanlık görevinde bulunan, aktivist ve ünlü yazar] su kıtlığının tek başına aşırı nüfustan kaynaklanmadığını "dünya nüfusunun sadece yüzde 12'sinin dünyada mevcut temiz su kaynaklarının yüzde 85'ini kullandığını, ve bu yüzde 12'nin üçüncü dünyada yaşamadığını" belirtiyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Her ne kadar çalıştığı kurum olan BM'in söylemi ile mutabık olmasam da Maude ile tamamen aynı fikirdeyim. Çeşitli istatistikler yayınlayan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı UNCTAD raporlarında OECD Bloğuna dahil ülkelerde sanayinin toplam su kullanımındaki payının 1960'da sadece yüzde 12 iken 2000 yılında yüzde 60'a yükseldiğinin belirtilmesi de oldukça ironik bir durumdur. Bu istatistik, kalan yüzde 40'ın kamuya kaldığını düşündürtebilir, ama böyle olmamaktadır. Çünkü sanayi kendi üretim süreçlerinde kirlettiği suyu da çoğunlukla doğrudan doğaya vermekte, doğada geri kalan temiz suyu da kirletmektedir.

"Suyu bir inan hakkı olarak deklare etmek bir çözüm değil"

Su ve insan arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasıyla ilgili devam eden bir tartışma var. Halihazırdaki tanımlama ve bu tanımlamada yanlış olan nedir?

İçinde yaşadığımız toplumsal sistemin tüketim davranışlarımızdan, alışkanlıklarımıza ve pratiklerimize kadar her şeyi şekillendirdiği doğru. Fakat, kapitalist toplumda üretim asla toplumların ihtiyaçlarına değil; yalnızca daha fazla daha fazla üretme ihtiyacına dayalı. Bu sistemde üretim niteliklerin değil niceliklerin, miktarların üretilmesine odaklanmış durumda. Aksi söz konusu olsaydı üretilen ama tüketilmeden raflarda duran bütün gıdalar imha edileceği yerde üçüncü dünyada açlıkla yüz yüze, yaşam savaşı veren insanlara dağıtılırdı. Ayrıca kapitalist sistemde toplumların hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağı silah sanayi, savunma sanayi gibi üretimler de var. Öyleyse insanın suyla kurduğu ilişkiye bakmadan önce üretim biçiminin kendisini sorgulamak zorundayız.

Mart 2009'da 5. Dünya Su Forumunun kapanışı sırasında 20'den fazla ülke kapanış belgesinin suyu bir insan hakkı olarak değil bir insan ihtiyacı olarak tanımlaması yüzünden forumun resmi bakanlar deklarasyonuna karşı çıktı. Aynı süreçte suya erişimi ve temizlik hizmetlerini birer insan hakkı olarak tanımlayan bir karşı deklarasyona imza toplanmasında Latin Amerika ülkeleri çok önemli bir rol oynadı. Neden suyu bir insan hakkı yapmak gerekiyor? Bu kimin yararına ve kimin zararına?

Aslında ben "insan hakları" kavramının da oldukça sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz su bir insan hakkıdır ve ticarileştirilemez diyoruz, ancak WB de diyor ki "su bir insan hakkıdır ve bu yüzden özelleştirilmek zorundadır". Bu zıt duruşları açıklamanın iki yolu var: Birincisi suyun metalaşmasının karşıtları ve yandaşları, her iki tarafın da ortak referansı olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 17. Maddesine göre özel mülk edinmek de temel bir insan hakkıdır. İkincisi, WB, milyonlarca insanın temiz suya erişiminin bulunmadığını bunun nedeninin de bazı devletlerin su altyapısını yapacak mali gücünün bulunmaması olduğunu belirtiyor. Bu nedenle WB yalnızca özel sektörün temiz suya erişimi arttırabileceğini iddia ediyor. Ancak burada gözden kaçırılan nokta şu ki özel sektör suyu piyasa bedelleri karşılığında satacağı için sadece suyu satın almaya parasal olarak gücü yetenlerin suya erişimi sağlanmış olacaktır. Su kıtlığı devam ettiği sürece tek başına suyun bir insan hakkı olduğunun deklare edilmesi çözüm olamayacaktır, çünkü bu deklarasyon ancak halkın en temel ihtiyacının karşılanmasında bir çözüm olabilir ama kapitalist üretim biçiminden kaynaklanan su kıtlığının azalmasına herhangi bir etkisi olamaz.

"İklim değişikliği ve su kıtlığı birbiriyle çok ilintili" Bu konuda pek çok mücadele vermekte oldukları da göz önüne alındığında Latin Amerika ülkelerinin suyun bir insan hakkı olarak talep edilmesi konusundaki önderliği konusunda ne düşünüyorsunuz ?

Latin Amerika ülkeleri yıllardır ABD'nin arka bahçesi olarak kullanıldığı ülkelerdir. Bu nedenle söz konusu ülkeler aynı zamanda belediye sularının özelleştirilmesi gibi neo-liberal politikaların İngiltere'den sonra ilk test edildiği ülkelerdir. Dolayısıyla ilk toplumsal tepkiler de Latin Amerika halklarından gelmiş, bu ülkelerin halkları dünya ölçeğindeki protestoların lideri olmuşlardır.

Gelecekteki savaşların su kıtlığından kaynaklanacak olması iddiası hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Bugün için hayatlarımızda su kıtlığını ciddi bir biçimde henüz yaşamadığımız için, yakın gelecekte neler olabileceği konusunda da öngörüde bulunamıyoruz. Ancak, tıpkı Meksika/Chiapas'da sanayi şirketlerinin çiftliklere yeni sulama teknolojileri döşeyerek karşılığında bu çiftliklerdeki suyun bir bölümünün kendilerine transfer edilmesini istemeleri örneğinde olduğu gibi farklı çıkar grupları arasında şimdilik belli uzlaşmalar olduğunu, bu nedenle gelecekteki savaşların su kıtlığı kaynaklı olmasının da o kadar uzak bir ihtimal olmadığını göz ardı etmememiz gerekiyor.

İklim değişikliğinin su kıtlığı üzerindeki etkileri nedir?

İklim değişikliği ve su kıtlığı konuları birbiriyle son derece yakından ilişkilidir fakat bu iki sorun açısından önerilen çözümler her iki sorunla ilgili olarak çok daha fazla riski tetiklemektedir. Örneğin, deniz suyunu tuzdan arındırma sistemleri bu teknolojilerin kullanımında muazzam ölçekte enerji tüketilmesi gerekiyor olması ya da arıtma sonrasında kimyasallarla zehirlenen atık suyun deniz ve okyanuslarda yol açtığı kirlilik gibi kanıtlanmış tehlikeler barındırmasına rağmen su kıtlığına bir çözümmüş gibi önerilmektedir. Benzer şekilde "yenilenebilir enerji" ve atmosferdeki karbon monoksit emisyonlarını kontrol altına alacağı ve azaltacağı iddia edilen Kyoto Protokolü de yanlış okunmaktadır. Protokolun yenilenebilir enerji tanımına baktığımızda tanımın su, rüzgar ve güneşi de kapsadığını görüyoruz. Bu saydıklarımın rekabete açık hale getirilmesi halinde gerçek enerji ihtiyacının ne kadar olduğuna bakılmaksızın yeryüzü güneş panelleriyle, rüzgar gülleriyle ve HES'lerle dolacaktır. Ve Kyoto Protokolü "iklim değişikliğine karşı savaş" adı altında, insanlık ve eko-sistem pahasına tüm doğanın ticarileştirilmesinin uluslar arası hukukunu temsil etmektedir. Karbon kredisi programları şirketlerin "yenilenebilir enerji" ve "temiz üretim" alanlarına yatırım yapmalarını teşvik edecek bir dürtü olarak kurgulanmıştır. Ancak bu yatırımlar tek başına parasal dürtülere bağlı değildir, yanı sıra kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasına da bağımlıdır, başka bir deyişle tüm şirketler aynı mali güce sahip olmadıkları için pek çoğu bu yeni alanlara yatırım yapma gücünden yoksundur. Bu aynı zamanda, küresel iklim değişikliği ya da ısınmanın kapitalist toplumlarda durdurulabilecek süreçler olmadığı; ama bu gerçekliğe rağmen doğanın kar ve sermaye birikimi için sonuna kadar tüketildiği anlamına gelir.

"Mevcut barajlar halkın ihtiyaçlarını gidermek için gerek duyulandan çok daha fazla" Türkiye'de nehirler üzerine inşa edilmekte olan barajlar ve HES'lere karşı giderek büyüyen bir toplumsal muhalefet var. Diğer yandan Türkiye'de barajlar da dahil her şeyi destekleyecek kadar yakıcı bir su ihtiyacı içinde kıvrananlar da var. Her iki grubun ihtiyaçlarını karşılayacak, bu ikisini barıştıracak bir yol var mı?

Halkların gerçek ihtiyaçları ile kapitalist şirketlerin yapısal ihtiyaçlarını birbirinden ayırmak zorundayız. Eğer sadece birkaç baraj ve birkaç HES'ten bahsediyorsak bunların kötü olduğunu elbette söyleyemeyiz. Ama daha önce de açıkladığım gibi bu baraj ve HES'ler halkların ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiyor, bunlar şirketler arasındaki rekabetin gereğine hizmet ediyor. Bu nedenlerden ötürü bu barajlara da karşıyım, "biz bu barajları ve HES'leri sadece sizin için yapıyoruz" diyerek suya erişimi olmayan halkların yanıltılmasına da karşıyım. Bu gerçekten büyük bir yalan. Diğer yandan ben, turizm ya da endüstriyel tarım gibi diğer kapitalist üretim biçimlerini sanki bu üretimler su kaynaklarının aşırı tüketimini tehdit etmiyormuş gibi öneren ve yerel halkı bunlarla aldatanlara da karşıyım. Hangi amaç için olursa olsun su kaynaklarının piyasaya ve dolayısıyla rekabete açık hale getirilmesi bu kaynakların aşırı derecede tüketilmesine ve kirlenmesine yol açacaktır, çünkü alternatif olarak gösterilen bu üretimler asla birkaç yatırımla sınırlı kalmayacaktır. Her iki grubun ihtiyacını karşılamak ve bu talepleri barıştırmak için yapmamız gereken su kaynaklarımızı kapitalist ilişkilerden tamamen bağımsız hale getirmektir. Sadece şunun hatırlanması yeterli olacaktır: geçmişte yıllar yılı halkların ne barajlarla ne de HES'lerle bir sorunu yoktu. Eğer temiz suya erişimi olmayan halklar varsa elbette bu halkların su ihtiyacının karşılanması için rezervuarlar yapılması gerekir, bunda karşı çıkılacak bir şey yok. Ama biliyoruz ki mevcut barajlar halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekenden çok daha fazladır.

Türkiye'nin özgürce akan nehirlerini yönetip yönetemeyeceği konusunda ne düşünüyorsunuz? Etkin bir şekilde su toplamak için nehirlerin kapasitelerinin kullanılması mümkün mü?

Teknik açıdan mümkün olabilir, ama benim cevabım bunun yapılmaması şeklindedir. Çünkü bu ne gerekli ne de önerilebilir bir şey değildir. Bu yalnızca, doğaya bir başka müdahale anlamına gelir ve Japonya'daki son depremin ardından tanık olduğumuz gibi doğa kendi intikamını alır. Sizin teknolojileriniz doğa ile başa çıkamaz!

Bu yıl Dünya Su Gününde, gelişmekte olan ülkelerde sadece birkaç kent yönetiminin kent sağlığı ve temizlik hizmetleri konusunda sürdürülebilir bir çözüm bulabildiği belirtildi ve kent belediyelerinin ne toplanan atık suları işleme tabi tutabileceği ne de kanalizasyon şebekelerini gecekondu bölgelerine kadar genişletebileceği tespitleri yapıldı. Katı atıklar dünyada kent alanlarının karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit. İstanbul'un karşı karşıya bulunduğu temel problemler konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Başka bir soruyla devam etmek zorundayız: Neden İstanbul, Kahire, Tokyo ve Delhi bu kadar kalabalık kentler haline geldi? Yalnızca şunu hatırlayalım: neden kırsalda yaşayan halklar büyük metropollere göç etmek zorunda kaldı? Bu sorular bizi başka bir soruna götürüyor: son 20 yıldan bu yana gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan yeni birikim rejimi. Söz konusu ülkelerde sanayi şirketlerinin fabrikalarını enerji ve ulaşım sorunları dolayısıyla büyük kentler etrafında kurduğu "kalkınmanın" erken aşamalarını hatırlayalım. Başka bir deyişle eğer kırsalda yaşayan halklar kendi topraklarında yaşayabilselerdi asla İstanbul'a göç etmezlerdi. Eğer son 50 yıldır fabrikalarını kentin etrafına kuran sanayi şirketlerinin yapısal ihtiyaçları olmasaydı biz bugün İstanbul'un devasa kent sorunlarını tartışıyor olmayacaktık. Büyük kentlerde standartlara uygun atık işleme sistemlerinin yeterli miktarda bulunmayışının sorumlusu kim? Yaşamak için toprağını bırakıp İstanbul'a göç etmek zorunda bırakılan halklar mı yoksa tamamen eşitsizliklerle dolu bir sistem olan kapitalizm mi? Bazı bölgelerde temiz su bulunmamasının suçlusu kim? Bu bölgelerde on yıllardır doğal kaynaklarla barış içinde yaşamış ama bugün bir damla suya hasret bırakılmış halklar mı yoksa halka götüreceği kamusal hizmetleri genişletmek yerine vergi gelirlerini teşvik adı altında şirketlere aktaran kapitalist devletler mi?