Ana Sayfa
Supolitik Oluşumunun
İlkeleri
Uluslararası Konferans
22-23 Mart 2008
"Kapitalizmin Kıskacında SU"
24 Mart 2008 İstanbul
Deklarasyonu
5. Dünya Su Forumuna
Karşı Hazırlık Toplantısı
8-9 Kasım 2008
8-9 Kasım Hazırlık
Toplantısı Deklarasyonu
15-22 Mart 2009 Suyun
Ticarileştirilmesine
Hayır Platformu
Genel Programı
Uluslararası İstanbul
Konferansından
Kim Kimdir
Bilgi Notları 
Makaleler
Basın Açıklamaları
İletişim
Site Haritası 
English Español
Güncelleme Tarihi:
18 Şubat 2013

SERMAYE SÖMÜRÜSÜNE YERYÜZÜ YETMEDİ!
SIRA ARZIN MERKEZİNDE:

KAYA GAZI   

Su Politik Çalışma Grubu
Şubat 2013

Bu çalışmamızın başlığını okuduğunuzda bu kez çok abartılı bir tespit yaptığımızı düşünebilirsiniz. Ama bu abartının bizim tespitimizde değil sermayenin doğaya yaptığı müdahalelerin bugün ulaştığı noktada, son derece yıkıcı bir gerçekliğin bizzat kendisinde olduğunu belirtmek zorundayız.

Konumuz "kaya gazı" diye bilinen, ama yeryüzündeki kayalarla değil, yerin yedi kat altındaki kaya tabakalarının kimyasallar ve basınçlı su yardımı ile parçalanarak elde edilen bir enerji türü. Aslında, elde ediliş yöntemi dışında bu gazın hepimizin bildiği "doğal gaz"dan hiçbir farkı yok. "Geleneksel olarak çıkarılan doğal gazın sonuna mı gelindi" sorusunun da net bir cevabının olmadığı biliniyor. O halde neden yerin yedi kat altından gaz çıkarmak gibi aşağıda da göstermeye çalışacağımız, zahmetli ve bir o kadar da riskli yatırımlara girişiliyor? Kapitalizmin son 20-30 yıldır "buluşçuluk" (innovation) çılgınlığı ile de kendini ortaya koyan bunalımının bir yansımasını enerji üretimi alanında da görüyoruz. Önemli olan elde edilecek enerjinin büyüklüğü değil. Ancak bunun için yapılması gereken teknolojik ve kimyasal yatırımların her biri birikim yolculuğunda önemli değer artışını vaat ediyor.

Bilindiği gibi akiferler yer altındaki geçirgen, tıpkı doğal su rezervuarları gibi özelliklere sahip olan jeolojik oluşumlardır. Ancak, belli koşullar altında bu su içeren oluşumlara müdahale edilebilmekte ve doğal gaz rezervuarı gibi kullanılabilmektedir. Bu doğal gaz barındıran kaya katmanının geliştirilmesi mevcut rezervuarlardan elde edilen doğal gazdan daha maliyetli olduğu için akiferden gaz elde etme çabaları son yıllara kadar sadece erişimi kolay doğal gaz rezervuarının bulunmadığı yerlerde yapılmıştır.

Gerçekten de ABD'nin Illinois gibi doğu eyaletlerinde yaklaşık 100 yıldan beri uygulanmakta olan akiferden hidrolik kırılma (Hydraulic Fracturing) yöntemiyle gaz elde etme çabaları 2008 yılından bu yana ciddi bir artış göstermiştir. Son 10 yıllık süreçte ABD'nin Wyoming, Texas, ve New York eyaletlerindeki kaya gazı üretiminde muazzam bir artış gözlenmektedir. ABD'nin toplam enerji ihtiyacının yüzde 25'i doğal gazdan sağlanmaktadır. Bu doğal gazın yaklaşık üçte biri ise akifer oluşumlarından ve hidrolik kırılma yöntemiyle elde edilmeye başlanmıştır.

Diğer yandan çeşitli nedenlerden ötürü normal koşullarda akiferden gaz çıkarmının en az tercih edilen ve en pahalı olan gaz elde etme faaliyeti olduğu bilinmektedir. Bu nedenlerden birincisi akifer oluşumlarının jeolojik özelliklerinin mevcut doğal gaz rezervlerinde olduğu kadar iyi bilinmiyor olmasıdır. Bu bağlamda bir akiferin jeolojik karakteristiklerinin öğrenilebilmesi için muazzam ölçekli yatırımlar yapılması gerekmektedir. İkincisi bu uygulama yapılmadan önce akiferdeki gaz potansiyelinin ölçülebilmesi için sismik testlerin yapılması da zorunludur. Dolayısıyla akiferden kaya gazı çıkarma faaliyeti başlamadan önce akifer oluşum alanı, oluşumun bileşimi ve geçirgenlik derecesi ve mevcut oluşumun basınç düzeyinin bilinmesi gerekmektedir. Üçüncüsü de bütün bunlara ek olarak oluşumun taşıdığı gaz potansiyelini öğrenmenin maliyetinin oldukça yüksek olmasıdır. Çünkü bilimsel çalışmalara göre bu ancak yatırım yapıldıktan ve belli bir aşamaya ulaşıldıktan sonra bilinebilir.

Doğal bir akiferi etkin bir doğal gaz rezervuarına dönüştürebilmek için gerekli bütün alt yapının da kurulması lazımdır. Kuyuların açılması, gaz çıkarma ekipmanın tesis edilmesi, boruların döşenmesi, kurutma ünitelerinin yerleştirilmesi ve basınç sistemlerinin kurulması bu alt yapı faaliyetlerinden bazılarıdır. Akiferler doğal olarak tamamen su ile dolu olduğu için pek çok durumda oldukça güçlü enjeksiyon ekipmanının da kullanılması gerekmektedir. Böylece akiferin içindeki su enjeksiyon basıncı ile geri itilirken suyun boşalttığı alanın gaz ile dolması sağlanır. Bu işlem sırasında dışarı püsküren gaz aynı zamanda akifer suyunu da içerdiği için gaz bir yerden başka bir yere taşınmadan önce sudan tamamen arındırılır ki bu da kuyuların yanı başında gazı kurutmak için özel olarak tasarlanmış tesislerin kurulmasını şart koşar. Bu işlemler sırasında gazın oluşumdan kaçması ihtimali oldukça yüksek olduğu için kaçan gazların toplanması amacıyla özel olarak kurgulanmış "kollektör kuyular"ın da açılması gerekebilmektedir. Tüm bunların yanı sıra akiferden çıkarılan gazlar doğaya farklı ve çok üst düzeyde bir müdahale ile elde edildiği, başka bir deyişle yerkürenin kilometrelerce altına inildiğinde kendiliğinden karşılaşılan gazlar olmadıkları için akiferden çıkarılması mümkün toplam gaz miktarının yüzde 80’ine kadar ulaşabilen bir gazın da zaman zaman "tampon gaz" (cushion gas) olarak kullanılması söz konusu olabilmekte ve tampon gaz fiziksel olarak geri dönüşümü mümkün olmayan bir biçimde tüketilmektedir (www.naturalgas.org 2013).

Yukarıda özet bilgisini ve işleyişini anlatmaya çalıştığımız sürecin kendisi hiç kuşku yok ki hem ekolojik hem de insan sağlığı açısından çok ciddi riskler barındırmaktadır. Bu risklerin başında kaya gazını çıkarmak için temiz su kaynaklarından büyük miktarlarda suyun çekilmesi gelmektedir. Mevcut temiz su kıtlığını daha da hızlandıracak olan bu yeni enerji üretimi biçimi, yeryüzüne püsküren atık suların (contaminated water) toprak yüzeyine yayılmasıyla birlikte hem geri kalan temiz su kaynaklarını hem de tarım topraklarını tehdit etmektedir. Üstelik bu atık sular sadece kimyasallarla muamele edildiği için değil, yanısıra basınçla yeraltındaki kayalara uygulandığında kayaçlar içindeki ağır metalleri de harekete geçirdiği için kirlilik düzeyi uygulamanın başlangıcından çok daha yüksek olarak yüzeye geri dönmektedir. Bu sürecin en vahim sonucu ise yeryüzündeki canlı yaşamın en büyük kaynakları arasında olduğu bilinen akiferlerin çok yoğun kimysallara maruz bırakılarak işlevsiz hale getirilmesidir. Orta ve uzun erimde canlı yaşamın tamamen sonlanmasına bile yol açabilecek bu müdahalenin gizlerini açığa çıkarmak bu nedenle son derece yaşamsal ve bir o kadar da önemlidir.

ABD'nin Çevre Koruma Ajansı EPA'nın 2011 yılında başlattığı konuyla ilgili araştırmanın yayınlanan ilk raporu beş soru ile başlamaktadır:

  1. Hidrolik kırılma yöntemi için gereken tonlarca suyun yüzey ve yeraltı temiz su kaynaklarından çekilmesinin içme suyu kaynakları üzerindeki olası etkileri nelerdir?
  2. Hidrolik kırılma yöntemi uygulamasının sonunda yüzeye saçılan zehirli sıvıların saçılması/yayılmasının çevredeki içme suyu kaynakları üzerindeki olası etkileri nelerdir?
  3. Hidrolik kırılma yönteminin basınçlı – kimyasallı su pompalama ve kayaçları parçalama aşamalarının içme suyu kaynakları üzerindeki olası etkileri nelerdir?
  4. Hidrolik kırılma yöntemi sırasında, yeraltına verilen kimyasallı suyun kayaların parçalanması sonrasında açığa çıkan ağır metallerle de karışmış olarak yüzeye geri dönmesinin içme suyu kaynakları üzerindeki olası etkileri nelerdir?
  5. Yöntem sonrası açığa çıkan zehirli atık sıvıların gerektiği gibi bertaraf edilmemesi durumunda içme suyu kaynakları üzerindeki etkileri nelerdir? (EPA, 2012)

Her ne kadar EPA'nın sorularının ihmal edilemeyecek kadar ciddi ve önemli olduğunu düşünsek te bu soruların yalnızca içme suyu kaynaklarıyla sınırlı tutulduğunu belirtmek zorundayız. Özellikle içme sularının yanısıra hayvan ve bitki yaşamı, tarımsal üretim gibi doğal varoluşun herbiri bir diğeriyle sıkı sıkıya ilintili farklı biçimleri göz önüne alındığında akiferdeki kaya oluşumlarından gaz elde etme çabasının doğaya en ileri derecede müdahale etmenin uç örneklerinden biri olduğu açıktır. Ayrıca EPA'nın devam etmekte olan bu araştırmasında en önemli veriler kaya gazı alanında faaliyet gösteren şirketlerden istenmektedir. Başka bir deyişle şirketlerin veriler üzerinde manipülasyon yapabileceği ya da EPA'yı farklı taraflara yönlendirerek asıl önemli olanın görülmemesi için çaba harcayabilecekleri gerçeği göz ardı edilmemelidir.

EPA çalışmasında, hidrolik kırılma tekniğinde suya eklenmek suretiyle en çok kullanılan kimyasalların metanol, isopropanol, kristalize silikat, 2-Butoxyethanol, etilen-alkol, su ile işlenmiş hafif petrol damıtıcları ve sodyum-hidroksit olduğu belirtilmektedir (2012, s.29). Bu kimyasalların suya ve toprağa karışmasının insan sağlığı, diğer canlı yaşam ve toprak üzerindeki etkilerinin başta tabip, ziraat, veteriner ve kimya odaları olmak üzere meslek örgütleri tarafından araştırılması kaçınılmaz bir görev olarak ortada durmaktadır.

Çalışma yapılan yerelin coğrafi ve yer özelliklerine bağlı olarak değişiklik gösterse de bu işlemde –devasa matkaplar kullanılarak- yüzeyin yaklaşık 3-5 km derinine inilmekte ve ardından aynı seviyede yatay olarak 6-7 km ilerlenmektedir. Başka bir deyişle kayaları parçalama ve kimyasallarla müdahale süreci yatay doğrultuda yapılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda yer altına doğru yapılan delme işleminin Empire State Building adlı, bir dönem dünyanın en yüksek binası olarak bilinen gökdelenin 8 ila 10 katı yüksekliğinde olduğu belirtilmektedir. Takip eden işlem ise açılan kuyunun içine yerleştirilen çelik bir boru ile kimyasallar yüklenmiş milyonlarca galon temiz suyun basınçla yer altına itilmesidir. Uygulanan basınçlı kimyasal su kayalarda çatlaklara yol açmakta ve gazın açığa çıkmasını sağlamaktadır[1]. Ancak akiferdeki kayaların kimyasallarla buluşması sırasında açığa çıkan yalnızca doğal gaz değil yanısıra bir dizi kanserojen madde ve ağır metaller de olmaktadır. Örneğin New York Marcellius Shale adlı sahada, akiferdeki kayaların yoğun bir şekilde uranyum barındırdığı belirtilmekte ve bu uranyum yataklarına kimyasallarla müdahale edildiğinde açığa çıkan radyo aktif maddelerin doğa ve canlı sağlığı açısından son derece ciddi riskler taşıdığına dikkat çekilmektedir.

Basınçla yeraltına gönderilen temiz su miktarının yaklaşık yüzde 9 ila 35'i arasında değişen bir miktarı hem kimyasallar hem de kayalarda çözülen ağır metaller ve radyoaktivite ile kirlenmiş olarak tekrar yüzeye çıkmaktadır. Şirketler açığa çıkan bu zehirli suları açık lagünlere salmaktadır. Yine üretim sırasında açığa çıkan sıvı atık deniz suyundan en az beş kat daha tuzludur. Bu tuz-yoğun atık, kuyuların bulunduğu yüzeylerdeki topraklar boyunca kilometrelerce yayılarak başta insan, hayvan ve bitki olmak üzere tüm canlı yaşamı tehdit etmektedir. Bu sıvı atık aynı zamanda yüzey suları açısından da büyük bir risk oluşturmaktadır. Radyoaktivite ise doğal kaya oluşumlarının son derece tipik fiziksel bir özelliğidir. New York'taki Marcellius kuyularında tespit edilen radyoaktivite düzeyinin EPA tarafından önerilenin tam 267 kat üzerinde olduğu belirtilmektedir.

Hidrolik kırılma yönteminde kayaların çatlatılan kısımları kum ve başka kimyasallardan oluşan bir dolgu malzemesi kullanılarak açık tutulur. Bu işleme "hidrolik fracturing" ya da "hidrolik kırılma" adının verilmesinin nedeni ise işlem sırasında her kuyu başına milyonlarca galon temiz suyun kullanılıyor olmasıdır. Ancak çeşitli raporlara göre gaz elde etmek için kullanılan bu su, işlemin sonunda atık su haline gelmektedir. Sondaj amacıyla kullanılan kimyasallardan oluşmuş çamur, işlemin sonunda açığa çıkan suya da bu kimyasalların karışmasına yol açar. Bu bağlamda basınçla yer altına gönderilen sıvının yüzde 98'i temiz sudan ve geri kalanı da tam 12 farklı kimyasaldan oluşmaktadır. Bu kimyasallar:

  1. Destekleyici kimyasal,
  2. Parçalayıcı madde,
  3. Asit,
  4. Bakterileri yok edici kimyasal,
  5. Arıtma çamuru,
  6. Paslanma önleyici,
  7. Çapraz bağlayıcı,
  8. Sürtünme azaltıcı,
  9. Pelteleştirici madde,
  10. Demir kontrolünü sağlayan madde,
  11. Ölçek inhibitörü,
  12. Yüzey aktif madde (Citizens Campaign, 2013)

ABD Cornell Üniversitesinden profesör Robert Howarth akifer gazı elde etmenin insan ve canlı yaşamı tehdit eden boyutlarının ancak 2011, 2012 yıllarında varılan sonuçlarla daha bir görülür hale geldiğini ve bu tespitlerin tamamının alarm düzeyinde olduğunu belirtmektedir. Howarth'ın çalışması açılan kuyuların 1 kilometre civarında bulunan su kaynaklarının çok yüksek oranlarda kirlendiğini ve havaya karışarak kilometrelerce yayılan metan gazının sera etkisinin herhangi bir fosil yakıttakinden çok daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmada özellikle Teksas ve Pennsylvannia'da benzen vb. kanserojenlerin yol açtığı hava kirliliğindeki muazzam artışın kanıtları da gösterilmektedir.

Araştırmacı ve film yönetmeni John Fox ise kimyasallar kullanılarak kayalardan elde edilen doğal gazın "temiz" olduğuna dair iddiaların tamamen mesnetsiz olduğunu belirtmekte ve "bunlar şirketler tarafından yürütülen propaganda çalışmalarının retoriğinden başka bir şey değildir" tespitini yapmaktadır. Fox, kaya gazının yakıldığı sırada kömürden daha temiz olduğunu doğrulamakla birlikte bu propaganda çalışmalarında doğal gazın tüm üretim sürecine hiç bakılmadığı için ne derece kirli ve zararlı olduğunu gözlerden gizlemenin kolaylaştığının altını çizmektedir. Yönetmen, yaptığı bilimsel çalışmada kimyasal karışımlı su ile kayaları parçalayarak gaz elde etme yönteminin kansere, beyin hasarına ve pek çok diğer ciddi hastalığa, su kaynaklarında ağır kirlenmeye ve toksik yayılma yoluyla geri dönüşü olmayan, ağır ekolojik sorunlara yol açtığını belirtmektedir. Fox bulgularını görsel kanıtlarla da desteklemekte ve kaya gazı kuyusunun yakınındaki bir evin mutfak musluğundan akan suyun alev aldığını resmetmektedir.

http://etfdailynews.com/blog/wp-content/uploads/2010/06/gasland.jpg

Fox'un araştırmasında ABD'de halihazırda 34 eyalette toplam 450.000 kaya gazı kuyusunun açılmış ve faaliyet halinde olduğu bilgisine yer verilmektedir. Araştırmacının ailesiyle birlikte yaşadığı Pennsylvania'nın New York sınırına yakın bölgede yaşadıkları bu konuyu araştırma öznesi haline getirmesine yol açmış ve bulguları kaygılarının tamamını ve daha fazlasını doğrulamıştır. Araştırmasından hareketle "gaz ülkesi" (Gasland) başlıklı bir film yapan Fox'un birincil kaygısının ise dünyanın en büyük su kaynağı olarak bilinen 15 milyon Amerikalıya ve canlı yaşama yüzyıllardır yaşam kaynağı olan Marcellius bölgesinde başlayan kaya gazı çalışmaları olduğu belirtilmektedir (ETF, Daily,News,2010).

Kaya gazı tartışmalarında AB ülkelerinde de ciddi bir artış gözlenmektedir. Karşı kampanyaların güçlü olduğu Fransa vb. bazı ülkeler şimdilik bu faaliyete izin vermiyor olsa da Brüksel'in bu konuda getirdiği bir yasaklama bulunmamaktadır. Tıpkı ülkemizde de olduğu gibi hidrolik kırılma yönteminin getireceği ekolojik ve insani yıkımın karşısına işsizlik, kalkınma, enerjide dışa bağımlılıktan kurtulma gibi her biri sermaye birikimi referansı sayılabilecek gerekçeler konmakta ve sonunda "başka çaremiz olmadığına göre bu üretimi desteklemeliyiz" denmektedir. Hidrolik kırılmaya karşı geliştirilen güçlü itirazlardan en ikna edici olanı ise yer altındaki en tehlikeli tabakaya müdahale ediliyor olmasıdır. Bilim insanlarının "çöplük" olarak adlandırdıkları bu tabaka tüm ağır metaller ve radyoaktif maddelerin biriktiği bir katman olarak tanımlanmaktadır. Bu tabakada -üstelik kimyasal işlemlerle- sağlanan kırılmaların tüm radyoaktivite ve ağır metallerin yer altı sularına karışması riskini getirdiği üzerinde durulmaktadır. Enerji şirketleri ve hükümetlerin bu konuya verdiği yanıt ise gerek kuyu içerisine döşenen boru sistemi ve gerekse kimyasal enjeksiyon sırasında kullanılan basınçlı pompalamada en ileri yalıtım tekniklerinin kullanıldığı ve hiçbir surette sızıntının olmayacağı şeklindedir[2]. Burada gösterilen bu özgüvenin nedeni çelik borunun dışına çimentodan da bir zırhın kaplanmasıdır. Ancak çimentonun da belli bir ömrü vardır. Üstelik zaten son derece maliyetli bir üretim olan hidrolik kırılma yöntemiyle gaz çıkarma işleminde maliyetleri daha da arttırıcı hiçbir şeyin yapılmayacağını, maliyetleri azaltıcı her çabanın ise riskleri arttıracağı ve aşırı rekabet koşullarında maliyetleri aşağıya çekme çabalarının bir tür "dibe doğru yarış"ı hızlandıracağını bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır. Kaya gazı üretiminde bizce göz ardı edilmemesi gereken bir durum da fay hareketleridir. Üretim için kurulan tesislerin depremler karşısında bile dirençli olacağını ve hiçbir sızıntı yapmayacağını ileri sürmek pek mümkün görünmemektedir. Ancak bu tartışmaların en çarpıcı tarafı da şirketler ve hükümetlerin kullanılan kimyasallar, açığa çıkacak olan ağır metaller, metan gazı ya da radyoaktiviteyi reddetmeyip, sadece bu tehlikelerin bertaraf edildiği sistemler kurduklarını savlamalarıdır.

Bu derece yüksek yatırım ve işletim maliyeti olan ve üstelik elde edilecek gaz miktarının da yapılan yatırımın büyüklüğüne oranla oldukça sınırlı olduğu bir ekonomik faaliyet nasıl olmuş ta bu denli popüler ve cazip hale gelebilmiştir sorusunun yanıtı sermaye birikiminin bugün ulaştığı aşama ve kapitalizmin içinde bulunduğu derin bunalım koşullarında aranmalıdır. Genel algının nihai ürüne (doğal gaz) ve bu üründen elde edilebilecek sınırlı kazançlara odaklanmış olmasına karşın, bu farklı üretim süreci için yapılması gereken yatırımların her biri yeni üretim alanlarını temsil etmektedir. Başka bir deyişle kaya gazı üretiminin birikimi hızlandıracak olmasının asıl nedeni doğal gaz değil, bu faaliyetin gerektirdiği ileri ve geri bağlantılardır. Bu bağlantıları bir kez daha hatırlatmak gerekirse kuyuların açılmasında ve döşenmesinde kullanılan malzemelerin, tonlarca temiz suya eklenen kimyasalların, atık suların sözde bertarafını sağlayacak olan "çevre teknolojileri"nin, çamur arıtmadan, gaz kurutmaya varana kadar pek çok ilave ekipmanın da giderek artan miktarlarda üretilmesi gerekmektedir. İşte bu boyutuyla kaya gazı üretimi genel olarak sermaye açısından çok büyük bir birikim fırsatı sunmaktadır.

Bu yeni sürece karşı örgütlenecek mücadelelerin de bütün bu farklı boyut ve veçheleri göz önüne alması gerekecektir.

  • Kaya gazı üretimi temiz su kaynaklarını hem tüketip hem de son damlasına kadar kirlettiğine göre bütün su mücadelelerinin alarma geçmesi,
  • Kaya gazı üretimi tarım topraklarını en ileri düzeyde tehdit ettiğine göre bütün gıda, sağlık, ziraat, yerleşim ve tarım örgütlerinin de alarma geçmesi,
  • Bu yıkım kimyasal kullanımı ile gerçekleştirildiğine göre kimya alanı ile ilgili toplumsal çalışmalar yapan bütün bilim dünyasının da alarma geçmesi,
  • Bu yıkımın görünen yüzü "enerji elde etme çabası" olduğuna göre enerji alanında toplumsal çalışmalar üreten bütün bilim dünyasının da alarma geçmesi,
  • Ve en önemlisi, bu yıkıma birinci derecede maruz bırakılan mühendis, teknisyen ve emekçilerin ve örgütlerinin acilen alarma geçmesi gerekmektedir.

Su Politik Çalışma Grubu olarak, su mücadelesinin diğer bütün mücadeleler ve toplamda sınıf mücadelesinden ya da özetle anti-kapitalist mücadeleden neden yalıtılamayacağını son 5-6 senedir yaptığımız pek çok çalışmada görünür hale getirmeye çalıştık. Bugün bu çalışmalarımızın hiçbirisinin altını ısrarla çizdiğimiz bu ihtiyacı kaya gazı üretimi kadar ete kemiğe büründürmediğini görüyor, bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalar konusunda ilgili bilim ve meslek kuruluşlarının gerekli duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz.

KAYNAKÇA


[1] Suyla parçalama yöntemi kullanarak nasıl kaya gazı elde edildiğini görmek için lütfen tıklayınız: http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=griBg_1yik0


Paylaş: