Ana Sayfa
Supolitik Oluşumunun
İlkeleri
Uluslararası Konferans
22-23 Mart 2008
"Kapitalizmin Kıskacında SU"
24 Mart 2008 İstanbul
Deklarasyonu
5. Dünya Su Forumuna
Karşı Hazırlık Toplantısı
8-9 Kasım 2008
8-9 Kasım Hazırlık
Toplantısı Deklarasyonu
15-22 Mart 2009 Suyun
Ticarileştirilmesine
Hayır Platformu
Genel Programı
Uluslararası İstanbul
Konferansından
Kim Kimdir
Bilgi Notları
Makaleler
Basın Açıklamaları
İletişim
Site Haritası
English Español
 

Türkiye Hükümeti, İstanbul’da toplanacak WWF-5 Dünya Su Forumunun inşa sürecinde son derece kapsamlı su özelleştirmeleri yapmayı planlıyor

Olivier Hoedeman ve Orsan Şenalp, Nisan 2008

Muhtemelen dünyanın en kapsamlı su özelleştirme programını gündemine almasına karşılık Türkiye Hükümeti, 2009 yılı Mart ayında 5. Dünya Su Forumuna ev sahipliği yapacak. Hükümet, su hizmetlerinin özelleştirilmesinin yanı sıra nehirleri ve gölleri de satmayı planlıyor. Geçtiğimiz ay İstanbul’da kendi konferanslarını düzenleyen toplumsal hareketler, Hükümetin, önümüzdeki yıl yapılacak Dünya Su Forumu’nu son derece ihtilaflı su özelleştirmeleri gündemini daha da hızlandırmak için kullanacağından kaygı duyuyor.

Her üç yılda bir kez yapılan dünya su forumu toplantıları da, bu forumu gayrı meşru olarak tanımlayan, dünyadaki su sorunlarına yanlış çözümlerle yaklaşan bir platform olarak gören demokratik örgütlerin düzenlediği muhalefetlerle karşılaştı [1]. Bu Forum WWC-Dünya Su Konseyi tarafından kontrol edilmekte; özel bir düşünce kuruluşu olarak tanımlanabilecek Dünya Su Konseyi ise Dünya Bankası ve çok uluslu su şirketleriyle yakın ilişkiler içinde faaliyet göstermektedir. Bu eleştiri, 5. Dünya Su Forumuna ev sahipliği yapacak Hükümetin radikal özelleştirme dayatmaları göz önüne alındığında 2009 Mart’ına kadar geçecek sürede daha da yoğunlaşacaktır.

Türkiye’deki işçi ve memur sendikaları ile demokratik kitle örgütlerinin bir araya gelerek oluşturdukları Supolitik İletişim Ağı tarafından düzenlenen "Kapitalizmin Kıskacında Su" başlıklı iki günlük konferansı 350’yi aşkın katılımcı izledi [2]. Konferansın ilk oturumunda konuşan DİSK/Birleşik Metal İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu baraj projelerinin ve vana, pompa ve sayaçların tasarımının mühendisler tarafından yapıldığını, fakat tüm bu üretimleri yapanların işçiler olduğunu belirtti. Günümüz üretim süreçlerinde biri hizmet diğeri maddi metalar üreten iki emek kategorisinin iç içe geçtiğini anlatan Adnan Serdaroğlu, suyun metalaşmasının, bilhassa piyasadaki rekabet dolayısıyla, baraj inşaatları, enerji santralleri ve suyun çıkarılması, dağıtılması vb. faaliyetlere dahil olan her iki emek kategorisini de değersizleştireceğini belirtti. Genel İş Sendikasından Serhat Salihoğlu 2009’daki Dünya Su Forumu öncesindeki siyasi ortamın resmini çizdi: Hükümet, -muhafazakar Adalet ve Kalkınma Partisi öncülüğünde- bütün kamu hizmetlerini özelleştirmek istiyor. Konferansın öncesindeki aylarda, Hükümet, kamu hizmetlerini kuralsızlaştırmayı amaçlayan yasa teklifleri getirmişti[3]. Ayrıca, hazırlanan yeni bir yasayla da, ülkedeki su kaynaklarının kullanım ve işletme haklarını özel şirketlere satma yolunun açılması planlanıyor. KESK/Tümbelsen 4 No.lu Şb. Başkanı Saadet Yeğin, su hizmetlerinde yeniden yapılanma süreçlerinde üç faktörün öne çıktığını belirtti:
1) Teknolojik değişiklikler
2) Belli işlerin dışarıya ve taşeronlara verilmesi ve
3) Piyasada artan rekabet yüzünden üretim maliyetlerini düşürme yönünde güçlü eğilimler.
Yeğin, su özelleştirmeleri sonucunda atipik istihdamın ve iş kayıplarının arttığını, istihdam olanaklarının ise daraldığını anlattı.

TMMOB/Ziraat Müh.İstanbul Şb. Başkanı Ahmet Atalık, bir uyarıda bulunarak, geleneksel olarak koopretaif tarzında çalışan sulama sistemlerinin de bu süreçte özelleştirileceğini belirtti. Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Abdullah Aysu, Hükümetin tarımsal sulama sistemlerini özelleştirme girişimini şiddetle eleştirdi. Aysu, yereldeki kooperatiflerin yönetiminde olan sulama birliklerinin yerine imtiyaz haklarının özel şirketlere satıldığı bir sistemin geçmesi halinde, yereldeki su kaynakları üzerindeki haklarını kaybedecek çiftçi ailelerinin geçimlerinin son derece yıkıcı bir biçimde etkileneceğini belirtti. Aysu, kendisinin "ekolojik demokrasi" adını verdiği daha doğal bir tarımsal üretim modeline geçilmesi gerektiğini vurguladı.

Bu özelleştirme rüzgarı, aslında, belediyelerin nakit kaynaklarını kurutan ve onları, su yönetimi ile ilgili taahhütlerini yerine getiremez bir pozisyona iten geçmişteki neo-liberal reformların bir devamı niteliğinde. Belediyelerin yalnızca %8’inde su işleme tesisi var ve endüstriyel atık suyun %25’i üzerinde hiçbir arıtma yapılmadan doğaya bırakılmakta. Hükümet, bir yandan da İller Bankası ve DSİ gibi kamu kuruluşlarını zayıflatmaya çalışıyor. Böylece, kamusal planlama ve yatırım kapasitesinin daraltılması ve belediyelerin, özelleştirme yanlısı uluslar arası finans kuruluşlarının insafına terk edilmesi planlanıyor.

(TMMOB) İstanbul Jeoloji Mühendisleri Odası İst.Şubesi Başkanı Tahir Öngür ise Hükümetin planının yalnızca içme suyunu özelleştirmek ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda su kaynaklarının kendisinin de özelleştirme kapsamı içinde olduğunun altını çizdi. Gerçekten de Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler nehirler ve göllerin 49 yıllığına özel şirketlere satılacağını duyurdu [4]. Hükümet, özel şirketlere mülkiyeti kendilerine verilecek olan nehir ve göller üzerine barajlar yapma izninin verilmesini gerek sulama suyu gerekse evsel kullanım suyundaki kıtlığı aşmanın en ideal yolu olduğuna inanıyor. Hükümet, bu, eşi benzeri görülmemiş özelleştirme saldırısının parçası olarak 2009 Mart ayından önce bir de anayasal değişiklik yapmaya çalışıyor. Bu değişikliğin temel hedefi, anayasanın 43. maddesini değiştirerek sahil bölgelerinde, nehirler, göller vb üzerinde daha önce özel mülkiyet hakkına getirilmiş kısıtlamalar ile kamu çıkarına öncelik verilmesi gerektiğini vurgulayan cümleden kaynaklanan sorunları aşabilmek, yani bu vurguları madde kapsamından çıkarmak [5].

Hasankeyfi Yaşatma Girişimi’nden Diren Ozkan, Türkiye’deki son derece yıkıcı, büyük ölçekli baraj projelerinin sayısının artmaya devam etmesini eleştirdi. En fazla şaşkınlık yaratan ise, Dicle nehri üzerine yapılmak istenen Ilısu Barajının Hasankeyf antik kentini tümüyle sular altında bırakacak olması ve çoğunluğu Kürt olan 78.000 insanın yerinden yurdundan edilmesine yol açacağı bilindiği halde baraj inşaatı konusunda ısrar ediliyor olması. Bu baraj, muazzam bir çevresel tahribata ve yüzlerce antik alanın sular altında kalmasına neden olacak.

Türkiye’de suyun özelleştirilmesi tümüyle yeni bir olgu değil. Ülkenin her yerinde su arzını üstlenmiş taşeron ve tedarikçi firmaların yanı sıra Arpaçay ve Çorlu’da da özel su arzı sözleşmeleri uygulamada. Antalya ilinde Fransız su devi Suez, il belediyesinin, şirketin yeni bir fiyat artışı daha talep etmesine karşı çıkmasının ardından 10 yıllık kontratını 6 yıla çekti. Antalya’da su fiyatları halihazırda %130 artmış durumda ve şirket, başlangıçta yapacağına söz verdiği yatırımları yapmayı başaramadı.

Türkiye hükümetinin yeni ve çok daha kapsamlı su özelleştirmeleri pek çok bölgede daha şimdiden çeşitli sorunlar yaratmaya başladı. İstanbul’daki konferansta konuşan Edirne-Su Yaşamdır Platformu’ndan Dr. Ertuğrul Tanrıkulu Edirne şehir suyunun özelleştirme sürecinde ortaya çıkan ciddi bir yolsuzluk olayını aktardı. Tanrıkulu Mart ayının başında bu davadan ötürü 19 kişinin tutuklandığını, tutuklananlar arasında Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefci’nin ve ihaleye katılan firmanın temsilcilerinin bulunduğunu belirtti. Açılan ihale, üç Türk şirketinden oluşan bir konsorsiyumda kaldı. Bu şirketler kentin suyunun yönetimini 30 yıl süreyle üstlendiklerini belgeleyen bir sözleşmeyi imzalamışlardı. Bu sözleşmede tesisatlara monte edilecek ön ödemeli su sayaçlarına da yer verildi. Konsorsiyum, belediye işlerine bir çalışan yerleştirdi ve ihale koşullarını kendi lehine olacak biçimde değiştirdi. Polis tarafından başlatılan incelemenin sonunda, konsorsiyumun 9 başka kentte daha suyun özelleştirilmesi için rüşvet yolunu kullanmayı planladığı ortaya çıktı [6].

İzmir, Ankara ve İstanbul gibi büyük illerde, su hakkı için örgütlenmiş güçlü, yerel taban hareketi kampanyaları yürütülmekte. Ticarileştirme ve siyasi dışlanmışlığın bir sonucu olarak belediye su hizmetleri giderek kötüleşmiş ve su arzı sık aralıklarla kesintiye uğramaya başlamış. Konferansta konuşan Halkevleri’nden İlknur Birol, yoksul mahallelerde, genellikle kadınlar öncülüğünde yürütülen su mücadeleleri hakkında bilgiler aktardı. Bu mücadelelerden birinde ailesiyle birlikte 13 gün boyunca susuz kalan bir kadının örgütlediği mitinge 3000’i aşkın insanın katıldığını belirten Birol, Türkiye’deki toplumsal hareketleri 2009 Mart ayındaki eylemler için el ele vermeye ve güçlü bir su hareketi yaratmaya çağırdı. KESK-SES Sağlık Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Köksal Aydın, suyun ticarileşmesinin toplum sağlığı üzerinde yaratacağı benzeri görülmemiş tehlikelerin altını çizerken; TTB-Türk Tabipleri Birliği adına konuşan Dr. Vahide Bilir de konuşmasını ülkede iyi bilinen bir sloganla noktaladı "Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hep beraber".

Bu çağrı, başka pek çok konuşmacı tarafından tekrar tekrar dile getirildi. DİSK/Genel İş Sendikası’ndan Serhat Salihoğlu, Türkiye’deki su krizini çözmek için yeni, farklı bir yaklaşımın başlangıcı olarak Dünya Su Forumuna karşı eylem ve etkinlikler düzenlenmesi çağrısında bulundu. TMMOB’dan Tahir Öngür ise Türkiye Hükümetinin WWF-5’i fırsat bilerek "Türkiye’nin suyunu gümüş bir tepsi içinde uluslar arası finans kuruluşları ile büyük çok uluslu şirketlere sunmak istediği" uyarısını yaptı. Öngür, Mart 2009’da finans piyasalarının oyuncuları ve büyük şirketlerin Forum için İstanbul’a geleceğini, ama küresel su hakkı hareketlerinin de aynı günlerde İstanbul’da bulunacağını söyledi.

Türkiye Hükümeti WWF’yi kendi su özelleştirme planlarına hız kazandırmak için kullanmayı umuyor diyen konferans konuşmacılarından biri bu durumu "piyasa faşizmi" olarak tanımladı. Bu durumda, Dünya Su Konseyi’nin, Forumu kontrol eden düşünce kuruluşunun Mart 2009 Dünya Su Forumu organizasyonunun Türkiye’ye verilmesini hangi koşullar altında, nasıl kararlaştırdığı merak edilebilir. Kendi web sitesinde WWF-İstanbul’un organizatörleri, uluslararası su toplumunu Milenyumun kalkınma hedeflerinin tamamına ulaşmayı mümkün kılacak daha iyi bir kaynak yönetimine yönelik somut önermeler yapmaya çağırıyor [7]. Evsahibi Türkiye hükümetinin son derece sorumsuz su politikaları Dünya Su Konseyi’nin toplumlara iyi hissettiren söyleminin içinin ne denli boş olduğunu ortaya koymakta.

Dipnotlar

Bkz. Örneğin "Meksika’daki WWF’ye ilişkin Gözlemler". Dünya Su Forumuna eleştirel bir yaklaşım için bkz. Dünya kalkınma Hareketinin "4. Dünya Su Forumu Meksika" başlıklı bilgi notu.

Bkz. Supolitik İletişim Ağı

TBMM’de halen görüşülmekte olan Yeni İhale Yasası Taslağı (enerji, su, telekom ve ulaşım sektörleri)

Temmuz 2007’de, İstanbul ve Ankara’da yoğun su sıkıntısı yaşandığı dönemde, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler 12-13 nehir ve küçük göl üzerindeki işletme haklarının maksimum 49 yıllığına özel sektöre devredileceğini açıkladı. Bakana göre bu, tarımdaki su sorununu özel sektörle el ele vererek aşmayı amaçlayan dört aşamalı bir projenin parçası. Bu adımla, barajların yönetiminin yap-işlet-devret modeli üzerinden özel sektöre devredilmesi amaçlanıyor. Bakanlık tarafından hazırlanan taslakta ülke tarımdaki su ihtiyacına göre bölgelere bölünmüş ve özel sektörün de ihtiyaç duyulan yerlere barajlar inşa etmesi öngörülmüş. Projenin bir sonraki adımı ise barajlarda toplanan suyun içme suyu olarak kullanılması. Özel sektöre devir işlemi, nükleer santrallerde kullanılan ihale sistemi yerine rekabet üzerinden yapılacak. Rekabet, yabancı yatırımcılara da açık olacak. (Kaynak: Hükümet, su havzaları ile nehirleri nasıl özelleştirecek?)