Ana Sayfa
Supolitik Oluşumunun
İlkeleri
Uluslararası Konferans
22-23 Mart 2008
"Kapitalizmin Kıskacında SU"
24 Mart 2008 İstanbul
Deklarasyonu
5. Dünya Su Forumuna
Karşı Hazırlık Toplantısı
8-9 Kasım 2008
8-9 Kasım Hazırlık
Toplantısı Deklarasyonu
15-22 Mart 2009 Suyun
Ticarileştirilmesine
Hayır Platformu
Genel Programı
Uluslararası İstanbul
Konferansından
Kim Kimdir
Bilgi Notları 
Makaleler
Basın Açıklamaları
İletişim
Site Haritası 
English Español
Güncelleme Tarihi:
12 Nisan 2012
 

 

Acele Kamulaştırma mı,
Yoksa Acele Mülksüzleştirme mi?

Türkiye’de farklı bir adlandırmayla toplumsal tepkinin en alt düzeye çekilmesi hedeflenen "acele kamulaştırma" yalnızca Türkiye’de değil bugün bütün dünyada hızla uygulanmakta olan bir "mülksüzleştirme" (dispossession) pratiğidir. Gerçekten de tanım gereği kamulaştırma "kamu yararı söz konusu olan arsa veya arazilerin elde edilmesi için mal sahiplerine yaptırılan zorunlu satıştır (Kitay 1985, aktaran Akyol, Yomralıoğlu, Uzun, 1992, s.157)". Ancak burada kamu yararı yalnızca sermaye sınıfının çıkarını temsil etmekte ve yerelde topraklarını satmaya zorlanan halkların çıkarı hiçbir şekilde "kamu yararı" anlamına gelmemektedir. İddiaya göre sanayi, hizmetler ya da endüstriyel tarım alanında yapılan bütün kapitalist yatırımlar son kertede halkın ihtiyaç duyduğu malları ürettikleri için bu üretimlerin her biri birer "kamu yararı" olarak tanımlanmaktadır. Birincisi, bu üretimler mutlaka toplumun temel bir ihtiyacına tekabül etmezler. Örneğin bir kırsallıkta, yerel halkı topraklarından koparmak pahasına yapılan bir silah sanayi yatırımı gerçekte halkların hiçbir ihtiyacını karşılamadığı gibi o ülkenin ya da başka ülkelerin halklarının yaşam haklarını tehdit eden bir üretim yapacaktır. Benzer şekilde Cargill, Monsanto ya da Novartis benzeri tohum tekelleri eskiden tarım alanı olarak kullanılan yerelliklerde hormonlu ya da genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri üretirken gerçekten bir kamu yararı değil, kamu zararı üretirler. Ama sırf kapitalist bir üretim yapıyor olmaları dolayısıyla kamu yararı ürettikleri iddia edilir. İkincisi, kapitalist toplumlarda hiçbir üretim halkların ihtiyaçlarını veya kamusal yararı karşılamayı amaçlamaz. Çünkü kapitalist üretimin tek bir amacı vardır, üretim için yatırılan sermayeyi toplumsal artı değerle genişletmek, sermaye birikimini hızlandırmak. Bu amaç o kadar net, o kadar görünür durumdadır ki, yaşam için en temel üretim olan gıda malları bile kapitalist piyasada para karşılığında satılır. Başka bir deyişle gıda mallarına bile sadece paraya sahip olanlar erişebilir, parası olmayanlar ise açlığa mahkûm edilir. Oysa kamu yararında en azından tanım olarak, parası olanlar ve olmayanlar gibi böyle bir ayrım yapılamaz, kamu yararı koşulsuz ve şartsız herkesin erişebildiği bir şeydir. Bu nedenle zorla yapılan el koymalar için genelde "mülksüzleştirme üzerinden birikim süreçleri" tanımı yapılmaktadır (Swyngedouw, 2005, s.82).

Bütün dünyada güç geometrilerini yeni baştan dizayn eden mülksüzleştirme pratikleri sonucunda yerelle ve kentle ilgili stratejik kararlarda halkın sesi tamamen kesilirken, sermayenin sesi Devletlerin gücüyle birleşerek tek ses haline gelmekte; mülksüzleşmenin kendi doğal yönetim biçimi iş başına geçmektedir (Swyngedouw, 2005, s.93). Devletlerin bu süreçte etkisiz aktör ya da "istek dışı yapmaya mecbur kalan taraf" olduğuna dair tezlere karşı Erik Swyngedouw ne hükümetler ne de devletlerin sadece araçsal bir konumda olmadıklarının altını çizmektedir:

Hükümetler ve devletler özelleştirmenin yalnızca kolaylaştırıcısı değildir, çünkü aynı zamanda şirketlerin karşılaşabileceği ekonomik ve politik riskleri azaltma, karlılıklarını garanti altına alma konularında da merkezi bir rol üstlenmişlerdir. Örneğin Dünya Bankası Ecuador’da su özelleştirmeleriyle ilgili olarak, politik istikrarsızlık, toplumsal muhalefetler de dahil olmak üzere bütün risklerin bertaraf edileceği garantisi için 18 milyar $ tutarında bir garanti sözleşmesi yapmıştır (2005, 90).

Yukarıdaki alıntıda sözü geçen garanti sözleşmesi, Türkiye Hükümeti’nin de 3 Kasım 2011 tarihinde revize ederek yürürlüğe koyduğu MIGA-Çok Taraflı Yatırımlar Garanti Ajansı sözleşmesinin yeni versiyonudur. Gerçekten de Dünya Bankası altında imzalanan bu yeni sözleşmede devletler yerli ve yabancı yatırımcıların karşılaşacağı olası bütün riskleri bertaraf etme taahhüdünde bulunmakta, "gayrı ticari risk" tanımlaması dolayısıyla toplumsal muhalefet de bu risklerden sayılmaktadır. Acele mülksüzleştirme yasalarını MIGA’nın yeni versiyonu ve Türkiye’de geçen hafta açıklanan yeni Teşvik Paketi ile ilişkili olarak okuduğumuzda:

  1. Enerji ve inşaat sektörleri Teşvik Paketinde "stratejik yatırımlar" olarak tanımlanmış; stratejik yatırımlara özel teşvikler sağlanacağı belirtilmiştir. Her iki sektör de önemli büyüklükte arazi tahsislerini gerektirmesi bakımından acele mülksüzleştirmenin öncelikli olarak uygulanacağı sektörlerdir.
  2. MIGA’nın sağladığı yeni garantiler hem bu alanlarda yatırım yapacak tekil sermayelerin bu sektörlere duyduğu ilgiyi arttıracak, hem de yerelde artan yatırımların kışkırtacağı acele mülksüzleştirmeye karşı yükselecek toplumsal muhalefeti bastırmak için kullanılan baskı ve şiddet araçları menüsünü zenginleştirip, çeşitlendirecektir.
  3. Stratejik sektörler olarak belirlenen alanlar yalnızca kırsalla sınırlı olmadığı için, örneğin inşaat sektörü alanına giren kentsel dönüşüm süreçlerinde de acele mülksüzleştirmelerin hızlanacağı açıktır.

Kamulaştırma çok eski yıllara dayanan bir uygulama olmasına karşın günümüzde "acele" ön takısının eklenmesinin nedeni ise hem kapitalist üretim açısından hızın giderek artan öneminden hem de kırsala yönelik sermaye yatırımları sırasında karşılaşılan toplumsal tepkilerin geciktirici ve maliyet arttırıcı etkilerinin giderilmesi gereğinden kaynaklanmaktadır. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile Düzce Belediyesi’nin işbirliğinde yürütülen kentsel dönüşüm projesi kapsamında 128 parselin Düzce Belediyesi tarafından "acele kamulaştırılması" için alınan karar bu tespitimizi doğrulamaktadır. Konuyla ilgili olarak yapılan açıklamalarda Düzce Belediye Başkanı İsmail Bayram, uzlaşmaya varılamayan hak sahiplerine dava açacaklarını söylemektedir. Karar ile birlikte projenin hızlanacağına işaret eden Başkan Bayram şöyle devam etmektedir:

"Bu kararı bekliyorduk. Sürecin nasıl devam edeceğini biliyoruz. Bizimle uzlaşmayanlara dava açacağız. Davalar da hızlı şekilde görülecek. Bir yandan projemizle ilgili çalışma var. TOKİ de burada projeyi hemen başlatmak istiyor. Biz de zaten istiyoruz. Bu sene içinde temel atılır diye düşünüyorum. Hızlı bir şekilde ilerleteceğiz."

Yukarıdaki alıntıda "acele" ibaresinin nesnel nedenleri açıkça görülmektedir. Kentsel dönüşüm inşaat, müteahhitlik ve bağlantılı sektörlerin yatırımcılarını doğrudan ilgilendiren bir üretim alanıdır. Bu dönüşüme karşı geliştirilen her türlü tepki ve muhalefet inşaatların başlama tarihlerinde uzun ertelemelere yol açmakta, dolayısıyla da yatırımcı şirketlerin hem maliyetlerinin artmasına hem gecikmelere yol açmaktadır. Alınan acele mülksüzleştirme kararıyla bir yandan muhalefet baskı altına alınırken bir yandan da yatırımlara start verileceği anlaşılmaktadır.

Acele mülksüzleştirme yasasının toplumsal yansımalarına bakıldığında ilk göze çarpan, yerelliklerdeki geleneksel tarımın yerini ya sanayinin ya da endüstriyel tarım üretiminin almasıdır. Biraz daha açmak gerekirse acele mülksüzleştirme yerel halkın geçimlik tarım yaparak, kendisini çevreleyen doğal varlıklarla barış içerisinde yaşadığı ve hem ailesinin hem de ürününü ulaştırabildiği yakın çevre halkının sağlığını tehdit etmeyen bir önceki durumun tam anlamıyla alt üst oluşudur. Bu uygulamanın beklenmesi gereken birincil sonucu zorunlu göçtür. Zira geçimlik topraklarını kaybeden yerel halkların önemli bir bölümü yaşamak için iş bulmak zorunda kalmakta ve iş aramak üzere büyük kentlere göç etmektedir.

Acele mülksüzleştirme aracılığı ile şirketlere devredilen tarım ve orman arazilerinin sanayi üretimine, madenciliğe ve endüstriyel tarıma açılması başta dere, göl ve yeraltı suları olmak üzere yereldeki tüm doğal varlıklar üzerindeki baskıyı arttıracaktır. Toprağa ve özellikle suya karışarak kilometrekareler büyüklüğündeki yaşam alanlarına kadar ulaşacak olan sanayi kirliliği önüne kattığı bütün toprakları ve bu topraklarda yaşayan canlıları zehirleyerek yok etmektedir. Bu nedenle acele mülksüzleştirme bugün dünyada en fazla "gıda güvenliği" ve "sağlık" bağlamlarında tartışılmaktadır. Aynı nedenden ötürü sosyal bilimciler acele mülksüzleştirmeye karşı gelişen muhalefetleri bir "ölüm kalım savaşı" olarak isimlendirmektedir.

Yerel halkların topraklarından koparılarak mülksüzleştirildiği bu süreçte, yereldeki doğal varlıklar üzerinde tarihsel olarak tesis edilmiş olan kollektif mülkiyet te biçim değiştirmekte, dere, göl, yeraltı suyu, kültürel miras vb. ne varsa özel mülkiyete dönüşmektedir. Zaten acele mülksüzleştirmenin temel sebebi de doğrudan topraklar üzerinde şirketler lehine özel mülkiyet hakkı tesis etmekten ziyade, toprağın altında ve üstünde yer alan doğal kaynakların dolaylı olarak sermaye birikimine dâhil edilmesidir. Asya ve Afrika ülkelerinin pek çoğunda acele mülksüzleştirme sonucu şirketlere devredilen topraklar daha çok madencilik faaliyetine konu edilmektedir. Öte yandan örneğin Meksika gibi acele mülksüzleştirme örneğinin ilk örneklerinden sayılabilecek diğer bazı ülkelerde yerel halkın topraklarına el konmasının nedeni dev ABD’li ve Kanada’lı sanayi şirketlerinin Latin Amerika’ya doğru yayılma çabasıdır. Aynı çaba 1994 yılında Zapatista adlı topraksızlaştırılan köylülerin hareketini doğurmuştur. Dünya Bankasının 2011 raporunda, 2009 yılında devletlerin küçük çiftçilerden zorla aldığı toprakların büyüklüğünün 45 milyon hektar ile 1999 yılındakinin tam on katı büyüklüğe ulaştığı belirtilmektedir (Lahiri-Dutt, Krishnan ve Ahmad, 2012,s.40).

Diğer yandan uluslararası ölçekte yapılan çalışmalar toprak hakları ihlalinin kaçınılmaz bir biçimde başta yaşam hakkı olmak üzere diğer insan hakkı ihlallerini de beraberinde getirdiğini ortaya koymaktadır. Toprakların zor gücüyle özel mülkiyete geçirilmesiyle birlikte, söz konusu toprağın özellikleri ya da yıllardır o toprakta hangi tür bitkilerin yetiştirildiğine bakılmaksızın en fazla kâr bırakan tarımsal ya da endüstriyel üretimler başlatılmaktadır. Örneğin Endonezya’da acele mülksüzleştirme ile şirketlere devredilen yağmur ormanları hızla yok edilerek hurma ağacı ekimine başlanmıştır. Ülkede 1997 yılında tarihin en yüksek seviyesine ulaşan orman yangınlarının arkasında hurma yağı üretimiyle zenginliğine zenginlik katan şirketlerin bulunduğu belirtilmektedir (World Rainforest Movement, 2001, s.10).

Dünya Bankasının acele mülksüzleştirmenin yıkıcı sonuçlarını gözlerden gizlemek için uygulamaya koyduğu Yeniden Yerleşim Eylem Planı’na övgüler yağdıran başka çalışmalar da vardır. Bu çalışmalarda Endonezya’da halkın tarım ve balıkçılıkla geçindiği; yeniden yerleşim zorunluluğu (acele mülksüzleştirmenin doğal bir sonucu olarak) olduğundan ailelerin tarım gelirlerinin azalacağı ve koruma sahası nedeniyle balıkçılığa da kısıtlama geleceği belirtilmekte, halkın BP (British Petrol) işinde çalışmayı kabul etmediği takdirde uzun zaman aç kalabileceğine dikkat çekilmektedir (Kudat, 2002).

Türkiye’de ise acele mülksüzleştirme uygulaması Dünya Bankası’nın koordinasyonu altında yaşanmaktadır. Öyle ki Bankanın, devlet kurumları tarafından derlenen taşınmaz kamulaştırma dokümantasyonunu gözden geçirip OP/BP 4.12 olarak adlandırılan projeye uygunluğunun onaylaması gerekmektedir. Dünya Bankasının "Yeniden Yerleşim Eylem Planı" adını verdiği çalışmaya göre bu Planın bir projeye uygulanması için o projeden etkilenen insanların mal-mülklerinin tümünü veya bir kısmını kendi istekleri dışında kaybetmeleri gerekmektedir (Kudat, 2002). Dolayısıyla sermayenin uluslararası kurumları bu süreçte aktif olarak devrededir.

Diğer yandan Türkiye’de 1925 tarihli Umumi İstimlâk Kararnamesi ile başlayan "kamulaştırma" çalışmaları 1983 tarihine kadar çıkarılan değişik mevzuatlarla sürdürülmüştür. Bu tarihten sonraki çalışmalar, 1982’deki Darbe Anayasasının 46. maddesine göre, 1983 yılında çıkarılan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu esaslarına göre yürütülmektedir. Anayasanın 46. maddesi ile; Kamu hizmetlerinin ve yararlarının gerektirdiği hallerde özel mülkiyete ait malların, onlara malik bulunanların rızalarına bakılmaksızın, cebren (zorla) alınması için ilgili idarelere yetki tanınmıştır (Akyol, Yomralıoğlu, Uzun 1992).

Örneklendirmek gerekirse özel bir şirket olan Nabucco Gas Pipeline International, Türkiye’de boru hattı rotası üzerinde bulunan istasyon ve tesisler ile ilgili mülksüzleştirme çalışmalarını başlatmayı planlamaktadır. Şirketin yazılı açıklamasına göre şirket tarafından alınan bu karar, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından 14 Şubat 2012 tarihinde onaylanmıştır. Aynı haberde "Güzergâh kamulaştırması faaliyetlerinin başlaması için ön koşul olan bu karar, projenin kamu yararı bulunduğunu tescil ediyor" şeklindeki ifade bu yazının başındaki tespitimizi doğrulamakla kalmamakta, yanı sıra kurguyu tersten yapmaktadır. Başka bir deyişle projenin kendisinin kamusal olup olmadığına bakılacağı yerde, "acele kamulaştırma" onayı almış olması projenin kamusal yararının güvencesi olarak kabul edilmektedir. Mülksüzleştirme faaliyetlerinin güzergahın geçeceği Ardahan, Kars, Erzurum, Gümüşhane, Erzincan, Sivas, Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli, Malatya, Adıyaman, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak illeri ile bu illere bağlı ilçelerdeki köy ve/veya mahallelerde gerçekleştirileceği belirtilmektedir (www.borsarti.com, 1 Mart 2012).

Her ne kadar topraklarına el konan halklara bu zorla ele geçirmenin karşılığında belli bir ödeme yapılıyor olsa da, David Harvey’in deyimiyle topraksızlaştırma, gerçekte kültürsüzleştirme, tarihsizleştirme ve halkların kendi doğal yaşam ortamlarında sahip oldukları yaratıcılıkları kaybetmesiyle sonlandığı için (aktaran Bond, 2006, s.9) hiçbir parasal ödemenin bu kayıpları karşılaması mümkün değildir.

Sonuç yerine

Bu çalışmada mülksüzleştirmenin nedenleri ve uygulamasının beklenen sonuçları tartışılmakla birlikte, amacımız bir özel mülkiyet sistemi savunusu yapmak, ya da bireylerin yaşam malları üzerinde tesis etmiş oldukları özel mülkiyetin korunması değildir. Bize göre acele mülksüzleştirmenin karşısına konabilecek yegâne alternatif toplumun kollektif mülkiyeti, yani kapitalist toplumun aşılmasıdır, yani özel mülk edinmenin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Bugün geldiği aşamada kapitalizm kendi varlığının bir ön şartı olan özel mülkiyet yasalarını bile ihlal etmektedir. Ancak bu ihlalin yine temel çelişki etrafında şekillendiğini unutmamak gerekir. Başka bir deyişle sermaye sınıfı, üretim süreçleri üzerinden sistematik olarak yoksullaştırdığı işçi sınıfı ve yoksul köylüleri bu kez de ücretleri ve geçim araçları üzerinden sahip oldukları yaşam mallarını ellerinden alarak, sadece sermaye sınıfının zenginliğini üreten sınıfın mülkiyet hakkını ihlal etmektedir. Dolayısıyla acele mülksüzleştirme de tıpkı doğal varlıkların metalaştırılması ve kentsel dönüşümde de olduğu gibi sınıfsal bir sorundur. Emek ve sermaye sınıfı arasındaki bu yeni savaşı emek lehine sonlandırmanın yolu da tıpkı diğer emek-sermaye çelişkilerini aşmak için izlenecek yollarda olduğu gibi yine anti-kapitalist bir çizgide olmak zorundadır. Bu süreçte verilecek yasal mücadeleler, mülklerinden ve topraklarından edilen halkları süreç konusunda bilgilendirme ve bilinçlendirmede bir araç gibi görülebilir kuşkusuz. Ancak unutulmamalıdır ki, yasal olan her sonuç aynı zamanda adil olmak zorunda değildir. Bu bağlamda halkların topraklarından, yaşam yerlerinden koparan ve onları hızla işçileştirerek yedek işgücü ordusuna katan acele mülksüzleştirme pratiği de hukuki/yasal bir düzenlemeyle mümkün olabilmiştir. Görünüşe bakılırsa hukuku sermaye ve devletler yapacak, toplumsal adaleti tesis etme işi ise işçi sınıfı ve mülksüzleşen yığınlara kalacaktır.

Kaynakça

  • Lahiri-Dutt Kuntala, Krishnan Radhika, Ahmad Nesar, 2012 "Land Acquisition and Dispossession: Private Coal Companies in Jharkhand" içinde: Economic & Political Weekly EPW February 11, 2012 vol. XLVII, no 6
  • World Rainforest Movement, 2001, "The Bitter Fruit of Oil Palm: Dispossession and Deforestation"
  • www.borsarti.com "Nabucco Gas Pipeline International, Türkiye’de kamulaştırma çalışmasına başlayacak" http://www.borsarti.com/nabucco-kamulastirmaya-basliyor.html
  • Kudat Ayşe, 2002 "Istimlak Planlamasi Egitimi" BOTAŞ’a yapılan sunum
  • Akyol Nihat, Yomralıoğlu Tahsin, Uzun Bayram, 1992 "Türkiye’de ve Gelişmiş Bazı Ülkelerde Kamulaştırma Çalışmaları" İmar Planlarının Uygulanması semineri, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği Bölümü, Sayfa 157-165, Trabzon
  • Bond David, 2006 "Accumulation by Dispossession in Africa False Diagnoses and Dangerous Prescriptions" Paper presented to the Cornell Conference on the Ethics of Globalization, 29th September 2006, Ithaca
  • Swyngedouw Erik, 2005 "Dispossessing H2O: The Contested Terrain of Water Privatization" içinde CAPITALISM NATURE SOCIALISM VOLUME 16 NUMBER1

Su Politik Çalışma Grubu
11 Nisan 2012