TOPLUMSAL MÜCADELELERDE YENİ BİR AÇILIM: SU MÜCADELELERİ
Giriş:
Canlı yaşamın olmazsa olmazı
olan suya erişim için mücadele, çatışma ve savaşlar ilk çağlardan beri özellikle
insanın toprağı işlemeye başlamasından itibaren yaşanmaktadır. Tarih boyunca su
için yaşanan çatışmaların toplumların egemen güçleri yada yönetim erkini elinde
bulunduranlarının kendi aralarında yaşanmış çatışma biçimlerinden oluştuğu
tespitini yapmak pekte yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz bu durum, tarihte,
toplumların su konusunda egemenlere karşı savaşmak için bir nedenlerinin
olmadığı biçiminde algılanmamalıdır. Diğer yandan, yıllarca toplumların gerek
gündelik yaşam gerekse geçimlik tarımda kullanım değeri olarak ihtiyaç
duydukları suya erişimlerindeki kısıtlamalar, gerçekte, egemen güçlere karşı bir
toplumsal mücadeleyi gerektirdiği halde böyle olmamış, yalnızca küçük
yerelliklerdeki, kolayca bastırılabilen isyan ve sivil itaatsizliklerle sınırlı
kalmıştır. Suyun –o dönemde- sürekliliği olan bir doğal kaynak konumunda olması,
kıtlığı ve bolluğunun doğrudan iklimlerle de açıklanabilirliği, dünya ve
yaşanılan coğrafyalara dair bilgilere erişimin bugünkü kadar yaygın ve hızlı
olmayışı bu tepkilerin genişlememesi ve ortaklaştırılamamasının nedenleri
arasında sayılabilir.
Örneğin 19.yüzyılda Avrupa’da
kaynağın yeterli bollukta olması dolayısıyla toplumun suya erişimini olumsuz
etkilemeyen kapitalist süreçlerin hiçbir muhalefetle karşılaşmadan uygulandığı
bilinmektedir. 19. yüzyılda Avrupa’nın Londra, Paris, Milano, Berlin, Viyana,
Budapeşte gibi büyük kentlerinde su dağıtım işi kapitalist ve liberal modele
göre kurulmuş anonim şirketlere verilmiş (Kazgan ve Önal, 1999) olduğu
halde buna karşı bir toplumsal muhalefet yükselmemiştir. Diğer yandan,
Haydar Kazgan ve Sami Önal’ın İstanbul’da Suyun Tarihi başlıklı çalışmasında
vurguladıkları, suyu özel şirketlere devreden Avrupa devletlerinin su fiyatlama
konusundaki yetkilerden vazgeçmemiş olmaları da, toplumsal muhalefetin oluşmama
nedenleri arasında düşünülebilir. Günümüzde ise, 19.yy Avrupa’sındakine benzer
özelleştirmelerin gündeme geldiği bütün ülkelerde yeni yeni gelişmekte olan su
mücadelelerinin yarattığı muhalefet odaklarının en azından bir bölümünde ana
eğilimin, su için mücadelenin egemenlere karşı verilmesi gerekliliği ve
zorunluluğunun algılanmaya başlanması olarak ortaya çıkması dikkat çekicidir. Bu
algılama farklılığı, oluşmaya başlayan yeni muhalefetin mücadele biçimleri ile
eski su çatışmalarını birbirinden ayıran en temel özelliklerden biridir. Artık
suyun kaderini belirleyecek çatışmaların yalnızca egemenler arasında değil,
geniş toplumsal katmanlarla egemenler arasında da yaşanacağını öngörmek yanlış
olmayacaktır.
Günümüz dünyasında suyla ilgili
kaygı ve gerilimler, ağırlıklı olarak geçimlik tarım yapan çiftçiler ile
evsel kullanım suyuna erişimi tehlikeye düşen düşük gelirli emekçi kesimler
içinde artmaktadır. Suya erişmek için oluşan muhalefetler, özellikle sanayi
devriminden başlayarak hızla gelişen teknolojiler yardımıyla çeşitlenen meta
üretimi ile aşırı üretim ve su kullanımındaki ağırlığın tarımdan endüstriye
doğru kaymaya başlamasıyla tarım ve evsel kullanıma tahsis edilebilecek suyun
azalmasından ciddi bir biçimde etkilenmektedirler.
Geç kapitalistleşmiş ülkelerde suya erişim kaygısı duyanların bu ülke
nüfuslarının %70-90’ınını oluşturduğu göz önüne alındığında suyun
özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesine karşı oluşan ya da gelişen muhalefet
hareketlerinin mücadele biçimleri ve talepleri değişiklikler göstermekte ve
artmaktadır.
1990’ların ortalarından
itibaren dünyada kapitalizmin uluslar arasılaşmasına (küreselleşme) karşı oluşan
muhalefetin gündemine, ilk kez 2000 yılında GATS-Hizmet Ticareti Genel
Anlaşmasının ikinci tur müzakereleriyle birlikte giren “su için mücadele”
başlığı, ilk birkaç yıl boyunca pek fazla dikkat çekmemiştir. Bunun nedenlerinin
başında GATS Anlaşmasının bütününde olduğu gibi, Kanalizasyon, Su ve Temizlik
Hizmetleri başlığında düzenlenen maddede özelleştirmeden hiç söz edilmeyişi,
asıl vurgunun “ticarileştirme” kavramına yapılması ve bunun yarattığı
yanılsamanın yada o dönemde su konusunun yeterince anlaşılamamış olması
gelmektedir.
Dünyadan Mücadele Örnekleri
Su mücadelelerinin dünya
ölçeğindeki ilk ateşleyicisi ve en önemli ilk mücadele örneği Bolivya’nın
Cochabamba bölgesinde, suyun yereldeki su kurumunca bir ABD-Hollanda ortaklığı
olan Bechtel şirketine satışı ile ivme kazanmıştır. Cochabamba bölgesinde
yaşayanların suya erişim için verdikleri mücadeleyi, kazanımlarını ve bugün
gelinen aşama çalışmanın ilerleyen bölümlerinde aktarılmaya çalışılacaktır.
Dünyadan mücadele örneklerine
yer vereceğimiz bu bölümde toplumsal mücadeleler biri farkındalığı arttırmak,
diğeri ise doğrudan eylem (direct action) olmak üzere iki alt başlıkta ele
alınacaktır.
Farkındalığı arttırmaya
dönük mücadeleler
Su dağıtımının kamusal denetim
alanının dışına çıkarılmasının toplum sağlığı üzerinde yaratacağı tahribatın
geniş toplumsal kesimlerce bilinmesi ve içme suyunun metalaşmasına karşı bir
bilincin oluşturulmasını hedefleyen bu tarz mücadeleler genellikle basın, yayın
ve görsel medya araçları ile yüz yüze toplantılar üzerinden yürütülmektedir.
İngiltere: Musluk
suyunda klor oranının yükselmesiyle hastalıklı bebek doğum oranlarındaki artış
arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bilimsel çalışmalara yoğunlaşan su
aktivistleri, sudaki klor miktarının en fazla olduğu bölgelerin su kalitesinin
çok düşük, kirlilik oranının çok yüksek olduğu bölgeler olduğu tespitini
yapmaktadırlar. Suyun kamusal bir denetim olmaksızın özel sektör tarafından
verilmesinin hem sulardaki kirlenme hem de buna bağlı olarak klorlama
seviyelerinin artma risklerini barındırdığını örneklerle ortaya koyan su
aktivistleri, İngiltere’de su özelleştirmeleri sonrasında pek çok bölgenin
sularındaki klor düzeylerinin Filipinler için belirlenmiş limitlerin üzerinde
seyrettiğini tespit etmişlerdir. (Macfarlane, 2008)
G. Afrika: Bilinç ve
farkındalığı arttırmayı amaçlayan mücadele örneklerinden ilki, su ve sağlık
ilişkisinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturan Güney Afrika Cumhuriyeti
Ukhahlamba bölgesinde yaşananlardır. Güney Afrika Cumhuriyetinin Kuzey
Doğusundaki Ukhahlamba Bölge Belediyesi, maliyeti yüksek gerekçesiyle 2007 Ekim
ayında su arıtma faaliyetlerini gizlice durdurdu ve bunu bölge halkına duyurma
gereği bile duymadı. Bunun bilgisi ilk kez 2008-Nisan ayının ortasında
düzenlenen dışarıya kapalı bir toplantının gizli tutanaklarında Hükümetin kendi
için hazırlattığı resmi raporlarda yer aldı. Ekim 2007 – Şubat 2008 arasında
resmi kayıtlara göre 2000 kişi ishal şikâyeti ile hastanelere başvurdu ve son üç
ay içinde de kirli çeşme suyunu içen 80 çocuk ishalden kurtulamayarak yaşama
veda etti. Ukhahlamba Bölgesinde Ocak-2008’de düzenlenen Dusi Canoe koşusundan
birkaç gün sonra yarışa katılanların %40’ı da ishal şikâyeti ile bölgedeki
hastanelere akın etti. Yarışın yapıldığı Msunduzi nehrinde yarıştan dokuz gün
önce yapılan su analizlerinde tespit edilen mililitre başına bakteri sayısı
115000 çıktığı, normal kabul edilen değerler düzeyinin ise yalnızca 100 ila 1000
arasında olduğu ve yine Ekim 2007’de Bölgedeki 294 devlet baraj ve göletinin
160’ında sağlık standartlarının son derece kötü olduğu duyurulmuştu. Bütün bu
yaşananlardan sonra bugün tüm bölge suyu bir arıtma tesisine bağlanmış durumda
ve bu arıtma tesisinden geçirilerek şehirlerin su dağıtım şebekesine verilmeye
başlandı. Ülkede su hakkı kampanyaları yürüten aktivistler, bir yandan gizli
tutanaklara erişerek diğer yandan da raporlar arasındaki bağlantıları kurarak
suyun metalaşmasının olası sonuçlarını topluma gösterdi. Ayrıca bu bölgenin
Kilimanjaro dağlarının güneyinde bulunduğu ve Safari Turlarının da yapıldığı
önemli bir turistik bölge olduğu da gelen bilgiler arasında. (Mail Guardian,
2008)
Ukhahlamba süreci, günümüz
Ankara’sında da Kızılırmak nehrinin suyunun su dağıtım sistemine bağlandığının
halktan 20 gün boyunca gizlendiğini ve Büyükşehir Belediye başkanının hiçbir
sağlık sorunu ile karşılaşılmadığı yönündeki açıklamalarını çağrıştırmaktadır.
Bugünlerde Ankara halkı, suyun temiz olduğuna çelişkili ve yetersiz analiz
raporları ile resmi olarak ikna edilmeye çalışılmaktadır. Ukhahlamba’da
yaşananlar, Ankara Büyük Şehir Belediyesinin, toplum sağlığını yok sayan bu
davranış biçiminde yalnız olmadığını, temiz suya erişim için gerekli arıtma
sistemlerinin kurulması ve işletilmesi maliyetinin pahalı olduğu öne sürülerek
başka ülke ve bölgelerde de benzer uygulamaların yapıldığını göstermektedir.
ABD: Temiz suya erişim
konusunda yaşanan olumsuzluklardan başka temiz su temini konusunda sorumlu olan
kamu kurumlarını zorlamak için çeşitli ülkelerde plastik şişe ve damacanalarla
satılan sulara karşı da tepki ve eylemlilikler artmaya başlamıştır. Örneğin
ABD’nin Missouri Eyaleti St.Louis şehrindeki bir hastane, şişelenmiş sudan vaz
geçerek çeşme suyuna geri dönmeye karar vermiştir. Hastane yönetiminin çevre ve
toplumsal duyarlığa destek olmak için aldığı bu karar toplam dört eyaletteki 20
SSM Hastanesinde 1 Haziran 2008 tarihinde başlamıştır. Karara göre, söz konusu
bu hastanelerde ne sebil tarzı su makinelerinde ne de kafeteryalarında
şişelenmiş veya damacanalanmış su kullanılmayacaktır. Hastalar ve yakınlarının
kafeteryalardaki çeşmelerden kâğıt bardaklarla su alabileceği belirtilmektedir.
Benzer şekilde hastane çalışanları da geri dönüşümlü bardaklarla su kullanmaya
teşvik edilecektir. (Jim Salter, 2008).
Kanada: Benzer bir
uygulama da Ottawa’daki Carleton Bölge okullarının Yönetim Kurulunun aldığı bir
kararda görülmektedir. Carleton Bölge okullarına bağlı 150 okulda şişelenmiş
suyu yasaklamak için çalışmalar yürütülmektedir. Waterloo Bölge Yönetimi’nin
kısa süre önce aldığı şişelenmiş su kullanma yasağı ve Toronto Yönetiminin 560
okulda benzer bir yasağın başlatılabileceğini duyurması, Kanada genelinde umut
verici yeni bir eğilimin başladığı şeklinde yorumlanmaktadır (Barlow, 2008).
Kanada’daki benzer bir başka
uygulama da Bass, Berry & Sims adlı şirket tarafından başlatıldı. Şirket
yöneticisi olan J.Philips’in müşterileriyle yaptığı geniş katılımlı bir
toplantının ardından bütün plastik su şişelerini toplayıp evine götürdüğü ve
dönüştürmek için biriktirdiği diğer plastiklerin yanına koyduğu
bildirilmektedir. Şişe suyu içiminin yasaklandığı firmada, üzerinde firma logosu
bulunan kâğıt bardaklar kullanılmaya başlanmıştır (Knopper,2008).
Yine Kanada gibi dünyada temiz
ve nitelikli içme suyunun en fazla olduğu bir ülkede halkın içilebilir nitelikte
ve banyo yapılabilecek temizlikte su için mücadele etmek zorunda bırakılması
sivil Halk Su Konseyleri tarafından kabul edilemez bir durum olarak
değerlendirilmektedir. Ülkelerindeki durumun Meksika, Hindistan, G.Afrika ve
üçüncü dünya ülkelerinde yaşanmakta olandan farksız olduğunu belirten Konseyler
Belediye tarafından ev, hastane ve okullara dağıtılan suyun son derece kirli ve
riskli olduğunun ve halkın, piyasadan su satın almaya zorlandığının altını
çizmektedirler. (Polaris Institute, 2008).
Genellikle ABD, Kanada ve
Avrupa’da giderek yayılan bu eğilim, Kanada’da öğrenciler tarafından
oluşturulmaya başlayan “şişe suyuna yasaklanmış bölgeler”in sayısında bir artışa
tekabül etmektedir. Gelişmiş dünyadaki bu tür tüketici kaynaklı muhalefet
eğilimleri önemli olmakla birlikte suyun özelleştirilmesi yada
ticarileştirilmesinin bu tür eylemliliklerle engellenebileceğini düşünmek pek
olası görünmemektedir.
Hindistan: Yazının giriş
bölümünde su ve enerji arasında kurulan ilişkiyi doğrulayan gelişmelerden biri
de Hindistan’da başladı. Ülkedeki Arunachal Pradesh Hükümeti özel şirketlerle
imzaladığı 38 anlaşmayla bölgede 38 hidroelektrik baraj inşaatının başlayacağı
sinyalini verdi. Hindistan Hükümetinin ülke ölçeğinde inşa edeceğini duyurduğu
hidroelektrik santral sayısı ise 104’ü buluyor. Santraller tam kapasite ile
çalıştığında 56.000 MW elektrik üretebileceği belirtiliyor. Muhalif hareketler
bu gelişmeyi Hidro-Dolar diye adlandırarak bir zamanların petro-dolarına
gönderme yapıyor. Hükümetin önümüzdeki 12–14 yıl içinde elindeki bütün
hidroelektrik santrallerini özel şirketlere satmayı planladığı; bu nedenle de
yeni baraj inşaatlarını özel firmalara ihale etme konusunda kararlı olduğu da
gelen haberler arasında (Down To Earth, 2008).
Hindistan’daki demokratik su
örgütleri, ayrıca, UNICEF tarafından Utar Pradesh eyaletinde yaptırılan bir
çalışmayı örnek göstererek bölgedeki muhalefeti genişletme çabalarını
yoğunlaştırmışlardır. Araştırma, 20 bölgeye yayılmış 66 kalkınma yöresinden tüm
eyalete yayılan zehirli atıkların yeraltı sularına arsenik bulaşmasına neden
olduğunu ortaya koymaktadır. Bu 62 kalkınma yöresindeki su şebekesinde toplam
2610 artezyenden içme suyu çıkarılmaktadır (PIB News, 2008 )
Türkiye: Dünyanın
çeşitli ülke ve bölgelerinde yapılmakta olan bazı üretim faaliyetlerinin yeraltı
sularını ciddi biçimde kirlettiği ve bir daha kullanılamaz duruma getirdiği
bilimsel olarak saptanmış bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Örneğin
ülkemizde yapılmaya başlanan altın madenciliği bunlardan biridir. Altın
madenciliğinde kullanılan siyanürün, altın, gümüş gibi madenleri lich yöntemiyle
diğer madenlerden ayrıştırdığı, işlemin sonucunda açığa çıkan başta arsenik,
kadmiyum, kurşun gibi ağır metallerin yeraltı sularına karışmakta olduğu ve bu
suları kullanılamaz hale getirdiği bilinmektedir. Artezyen yöntemi ile tarımda
kullanan bu sulardaki ağır metaller besin zinciri ile hayvan ve insanlara
geçmekte ve yıllar içerisinde insan bünyesinde birikebilmektedir. Örneğin,
Ankara Büyükşehir Belediyesi Kızılırmak suyunu yalnızca klorlama ile
temizlediğini sanmaktadır. Oysa yeraltı ya da yüzey suları bir biçimde ağır
metallerle kirlendiğinde bu suların temizlenebilmesi neredeyse mümkün değildir.
Ağır metal birikiminin yol açacağı başta kanser olmak üzere pek çok önemli
hastalık zaman içerisinde ortaya çıkabileceği için yerel ya da merkezi
yönetimlerce dikkate alınmamaktadır.
Doğrudan Eylem Örgütleyen Su
Mücadeleleri
G.Afrika: Ön ödemeli
(kontörlü) sayaçlar suyun özelleştirmeye hazırlanmasının en önemli ön
adımlarından biri olmaya başladığı ölçüde toplumsal mücadelelerin de hedefleri
arasına girmektedir. Son yıllarda Türkiye’de de bazı şehirlerde halka sorulmadan
eski su sayaçlarının yerine takılan ön ödemeli sayaçlardan dolayı henüz ciddi
bir toplumsal tepki görülmemiştir. Buna karşın, Güney Afrika Cumhuriyetindeki
üst mahkeme benzer bir uygulamadan dolayı dava açan bölge yurttaşlarını haklı
bulmuştur. Mahkemenin bu kararıyla birlikte SCR-Soweto yurttaşları adındaki bir
yerel örgüt, Johannesburg Temyiz Mahkemesinin kararında yasadışı olduğuna
hükmedilen ön ödemeli sayaçların kırılması için bir kampanya başlatmıştır. Ancak
Soweto Emniyet Müdürlüğü, bu tip suçları işleyenlerin cezalandırılabileceği
uyarısında bulunmuştur. Johannesburg temyiz mahkemesinin kararında, ön ödemeli
sayaçların halkın rızası alınmadan ve yerine alternatif bir su dağıtım sistemi
sağlanmadan zorla takılmasının anayasaya ve hukuka aykırı olduğu
belirtilmektedir. Soweto yönetiminin ön ödemeli sayaç uygulamasını başlatmasının
gerekçesi ise 880 milyon Rand(122 Milyon USD) tutarındaki su alt yapısını
iyileştirme projesinin finansmanını halktan sağlamaktır. Tek bir ön ödemeli
sayacın maliyetinin ise minimum 1300 Rand (180USD) olduğu belirtilmektedir. Bu
nedenle SCR-Soweto’nun tezi, bu sayaçlara ödeyecek parası olan bir yönetimin bu
projeyi de finanse edebilecek güce sahip olduğu; dolayısıyla da su
yatırımlarının yapılarak halka bedelsiz su dağıtımının olanaklı olduğu
yönündedir (City Press, 2008).
Y.Zelanda:
Bir diğer mücadele örneği de Y.Zelanda’da
gelişmeye başlamıştır. Hükümetin iki tünel inşaatı için Kamu-Özel İşbirliği
projelerine yeşil ışık yakması, su havzasında inşa edilmesi planlanan tünel
projesine karşı bir muhalefetin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Muhalif
hareketlerin tünel inşaatını bloke edecekleri ve yapılması halinde de kullanmayı
reddedecekleri bildirilmektedir (Dearnaley, 2008).
Nepal: Batı Nepal’deki
Gandak Barajı bölgesindeki halk, talepleri karşılanıncaya kadar devam edecek
açlık grevi eylemlerini 24 Mayıs 2008 tarihinden bu yana 18 gündür
sürdürüyorlar. 22 yıl önce muazzam ölçekte inşa edilmiş olan Gandak barajı her
yıl muson yağmurları döneminde taşmakta ve bölgedeki 13 köyde yaşayan halk ile
onlar tarafından geçimlik amaçla ekilen topraklar bu olaydan çok ağır bir
biçimde etkilenmektedir. Özellikle haziran ayındaki aşırı sıcaklar ve kesilmeyen
yağmur altında açlık grevine devam eden bölge halkının, bir yandan da bu
koşulların neden olduğu hastalıklarla boğuştuğu bildirilmektedir. İlaç ve içme
suyunun bulunmaması ise hastalar kervanına katılanların sayısını her geçen gün
daha da arttırmaktadır. Grevciler, muson mevsimi başlar başlamaz aynı felaketin
bir kez daha tekrarlanacağını ve bu nedenle en azından talepleri karşılanıncaya
kadar suyun kanala verilmesine karşı çıkmayacaklarını ve su kanala verilse de
verilmese de su altında kalacaklarını bildiklerini söylemektedir. Eylemciler
ayrıca, hedeflerine ulaştıklarında suyun kanala verilmesine izin
vermeyeceklerini vurgulamaktadırlar. Hâlihazırda, yani grev sırasında ise
geceleri erkekler gündüzleri ise kadınların da onlara katıldığı daha büyük
grupların gözcülük yaptığı haberleri gelmektedir. 1959 yılında Hindistan ve
Nepal hükümetleri tarafından imzalanan bir anlaşmaya göre Hindistan hükümetinin
de projeden etkilenen ailelerin çıkarlarını en iyi şekilde koruma konusunda
taahhütlerinin bulunduğu da gelen bilgiler arasındadır. Dolayısıyla eylemciler
her iki hükümeti birden bölgede selden etkilenen halklarla görüşmeler yapmaya,
gerekli bilgileri zamanında, eksiksiz ve doğru bir biçimde aktarmaya
çağırmaktadırlar( Man Singh, 2008).
Hindistan: Su mücadelelerinde dikkat
çeken eğilimlerin başında su dağıtımının âdemi merkezileşmiş su yönetim
sistemleri üzerinden yapılması gelmektedir. Yerelleşme dinamiklerinin ağır
bastığı Hindistan gibi hem topraksal açıdan çok geniş hem nüfus bakımından çok
yoğun ülkelerde daha fazla rağbet edildiği görülen bu eğilimler, demokratik ve
sol görüşlü bilim insanları ve üniversiteler tarafından da desteklenmektedir.
Hindistan’daki Kalkınma Alternatifleri Merkezi CFDA’nın dünyadaki benzer
eğilimleri anlamaya ve buradan yola çıkarak âdemi merkeziyetçi bir model
oluşturmaya yönelik çalışmaları buna örnek olarak verilebilir. (Lodhia, 2008)
Hindistan’da merkezi Hükümeti ciddi biçimde kaygılandıran
bir diğer eylem ise ülkenin kuzeyinde, Dzongu’da inşa edilecek bir mega
hidroelektrik santraline karşı giderek genişleyen muhalefettir. İnşaatı
durdurmak için pek çok kenti içine alarak genişleyen muhalefet tarafından
düzenlenen büyük yürüyüş için, geçmişte böylesine kitlesel bir muhalefetin
bölgede hiç yaşanmadığı söylenmektedir. Merkezi hükümet ise bir yandan daha
fazla silahlı muhafızı bölgeye sevk ederek yürüyüşçüleri sindirmeye çalışırken;
diğer yandan da halkı, “aktivistlerin yalanlarına” inanmamaları için
uyarmaktadır. Yürüyüşçülerden bir grup 13 Nisan günü Darjeling tepelerini aşmayı
ve Sikkim kentine girmeyi başarmıştır. Her ne kadar kente girmelerine izin
verilse de, hemen sonrasında grubun ikiye ayrılarak ayrı rotalardan yürümeleri
istenmiştir. Bu arada yürüyüşçülere eyalet hükümeti tarafından kimlik kartları
verilmiş ve yanlarına “kendi güvenlikleri için” polis eskortu tahsis edilmiştir.
Sikkim kentinden de yeni eylemcilerin katılımıyla büyüyen yürüyüş grubu,
eylemini, açlık grevinde olan ACT üyeleriyle birlikte sürdürmektedirler.(The
Telegraph, 2008).
Bu yazı editöre teslim edilmeden bir gün önce Sikkim
Hükümeti, Dzongu'da inşa edilecek 4 hidroelektrik santral projesini suresiz
olarak durduracağını deklare ettiği resmi bir yazıyı 15 Haziran günü mücadeleyi
yürüten örgütlere teslim etti. Dawa ve Tenzigde devam eden Açlık grevine, 96.
gününde son veren eylemciler, kazanılan bu zaferin bundan sonraki mücadeleler
için hareketlere önemli bir avantaj sağlayacağını belirtiyorlar. Bu zafer kalıcı
bir kazanım olarak alınamayacağı için, toplumsal mücadele ve baskı gruplarının
konunun peşinin bırakmamaları çok büyük önem arz ediyor. Hatta bu kazanım ile
toplumsal mücadele arasındaki nesnel bağı kuran yazılı metinleri hızla
kamulaştırmalarında da büyük fayda var. Ancak bu yapılırsa bundan sonraki olası
saldırılar, daha geniş katılımlı mücadelelerle engellenebilir.
Yine Hindistan’daki Kerala
Elektrik idaresi, 144 km uzunluğundaki Chalakudy nehri üzerine yedinci mega
ölçekteki hidroelektrik santralini kurma hazırlıkları yapmaktadır. Santralin
inşa edileceği yer, nehir yatağının Hint Okyanusuna kavuşmadan önceki en son
bölümü olup; bu bölümde biri büyük olmak üzere bir dizi şelale de bulunmaktadır.
Bu barajla birlikte nehrin ve şelalelerin tamamen öleceği düşünülmekte ve
barajın nehir suyunun yaklaşık %86’sını tutacağı tahmin edilmektedir. Yerel
halkın, şelaleleri ve nehri savunmaya kararlı olduğu ve ciddi bir mücadele
yürüttüğü gelen haberler arasındadır. Mücadelenin liderinin, üç çocuk annesi bir
kadın olduğu ve bu kadının, en fazla seyirci toplayan filmlerin oynatıldığı
sinemaların bulunduğu sokakta çok rağbet edilen küçük bir büfe işlettiği
belirtilmektedir. Bu bölge her yıl bir kaç milyon turist tarafından ziyaret
edildiği için turizm binlerce ailenin en önemli geçim kaynağı konumundadır.
Ancak, halk, projenin yaşama geçmesiyle birlikte turizmin biteceğini, evleri ile
işyerlerini kaybedeceğini bilmektedir. (www.indiatogether.org
2008)
Meksika: Ülkenin
Xoxocotla ve Morelos bölgesinde önemli su hakkı mücadeleleri verilmiş, halen de
verilmeye devam etmektedir. Morelos, bir Meksika eyaletidir, Xoxocotla ise bu
eyalette, kendi gelenek ve kültürünü kaybetmeden yaşamayı başaran, yakınındaki
kendi gibi yaşayan iki ayrı kentle sıcak ilişkileri olan, tarımla geçinilen,
fakat uzun yıllardan beri susuzluk çeken 30 bin nüfuslu küçük bir kenttir. İlk
kez 1938’de General Lazaro’nun bir seçim yatırımı olarak bölgeye su getireceğini
vaat ettiği ve iktidara gelince de kentin 13 km uzağındaki bir vadiden suyu
getirmeleri için boru vb. malzemeleri halka verdiği bilinmektedir. Halk da kendi
emek gücünü ortaya koyarak boruları döşemiş ve vadiden sağladıkları suyu
yakınlarındaki yedi kentle paylaşarak kullanmaya başlamış. Ancak topluluklar
genişlemeye başlayınca vadinin suyu yetmez hale gelmiş ve vadiden beslenen
toplulukların hepsinde su kıtlığı yeniden baş göstermiş. 1975 yılında başkan
seçilen Alvarez, Xoxocotla halkına biraz daha fazla su vermiş, daha önce 8
inchlik borularla suyu alan halk, artık 14 inchlik borularla su almaya başlamış.
Bu olay, komünitelerin bilinçlenmesini ve örgütlendiklerinde daha güçlü
olacaklarını anlamalarını sağlamış. Hemen her komünitede bir su komitesi
oluşturmaya başlamışlar. Komüniteler bloklardan; bloklar ise her biri dört veya
beş parçaya ayrılan caddelerin bölümlerinden oluşuyormuş. Blokların temsilcileri
cadde meclisleri tarafından atanıyormuş; meclisler ise kolektif çalışmalarda
halkı örgütleyen makamların bir araya gelmesiyle oluşmaktaymış. Görevini yerine
getirmeyenler, ekstra işler, para cezaları ve hapis ile cezalandırılıyormuş.
1980’li yıllarda Xoxocotla halkı, bu kez yaşanan yoğun göçün etkisiyle tekrar su
kıtlığı yaşamaya başlamış. Yine Hükümete daha fazla su talep ettiklerini
bildirmişler ama hiç kimse dikkate almamış. O günlerde, halkın suyunun önemli
bir bölümü zenginlere, yüzme havuzlu, büyük bahçeli evlere ve çok sayıda tavuk
yetiştiren büyük çiftçilere verilmeye başlanmış. Öyle ki, bu çiftliklerdeki
milyonlarca tavuk temiz su içerken, yoksul halk temiz içme suyundan mahrum
kalmış. Hükümete bunun haksızlık olduğunu söylediklerinde ise “bedelini ödeyen
temiz suya kavuşur, siz ödemediğiniz için size su yok” cevabı verilmiş. Böylece
Xoxocotla’nın yoksul halkı ilk kez ciddi bir örgütlenme sürecini başlatmış.
Kendi emek güçleriyle yaptıkları su dağıtım şebekesini tekrar halka
kullandırmanın yollarını tartışmaya açmışlar. İlk iş olarak su borularını
kırmaya başlamışlar. Kısa süre içinde hedeflerine ulaşmışlar. Fakat 2000’li
yıllar geldiğinde Meksika hükümeti suyu özelleştirme girişimlerini yeniden
başlatmış. Halk yeniden örgütlenmeye başlamış ve 85 yerelliği kısa süre içinde
örgütlemeyi ve eyalet meclisini ele geçirmeyi başarmışlar. Milletvekillerini
oturtup, halkın temsilcileriyle görüşmeye zorlamışlar. Halihazırda eyalette
halkın çıkarları doğrultusunda ve halkın kendisi tarafından tasarlanmış su
yasası uygulanmaktadır. Xoxocotla halkı ve çevresindeki yedi kent şimdilerde bu
deneyimi ülkedeki diğer eyaletlere aktarmaya çalışmaktadır (Soriano, 2006).
Ekvador: Ülkenin
Guayaquil eyaletinde uygulanmakta olan özelleştirmelerde ise şirketin hizmette
kalite, sosyal adalet ya da erişim gibi konularda güvence vermesi gerekmiyor.
İçme suyunun %52’si ile atık su yönetiminin %8’i özel şirketlerin elinde. Buna
karşın, ulusal su kurumunun 10000 olan hissesinin 9998’i Guadrim Uluslar arası
Hizmetler şirketine verilmiş. Yalnızca iki hisse ise yerel ortaklarda
bulunmaktadır. Bunun sonucunda da suyla ilgili olan bütün devlet bürokrasisi
kendilerini başta Bechtel ve Interagua olmak üzere su şirketlerinin hizmetine
adamış durumdadır. Tüm altyapı, kent, yurttaşlar, makineler ve üretilen her şey
tümüyle sermaye tarafından kuşatılmış durumdadır. Kentte oluşturulan demokratik
muhalefet, ulusal medyanın su şirketlerine hizmet ettiğini ortaya koyarak işe
başladı. Diğer yandan, suyun özelleştirilmesi ile Guayaguil’deki su
hizmetlerinde çalışan işçilerin %80’i işsiz kaldı. Şirketlerin temel amacı kar
olduğundan ve emekçilerle olası uyuşmazlık durumunda örgütlü ve güçlü olmalarını
önlemek için ilk yapılması gerekenin bu olduğuna karar verip uyguladılar. Çözüm
olarak ta kısa süreli, geçici sözleşmeye dayalı ve iş büroları üzerinden
sağlanan istihdama başvurdular. Bu durumda, istihdam koşulları ve ücret
uyuşmazlıklarında muhatap ana şirket değil aracı konumdaki küçük, taşeron
firmalar ya da iş büroları oldu. Yerel liderler, siyasi, sosyal ve ticari
liderler de iş başındaydı. Mesela İnşaat Mühendisliği Fakültesi şirketin denetim
ve düzenleme kurullarına girerek, kendisini su şirketlerinin emrine tahsis etti.
Çevre mühendisleri de benzer şekilde şirkete çalışmaya başladı. Bir diğer sorun
ise ilerici siyasal yapılarla sol eğilimli siyasi partilerin su mücadelesini,
öncelik verilmesi gereken, yaşamsal bir konu gibi görmüyor olmasıydı.
Dolayısıyla su için mücadeleye katılım, sürecin başında oldukça zayıftı. Bu
nedenlerden ötürü Ekvador’daki özelleştirmeler hızla bütün eyaletlere yayıldı.
Bugün su için mücadele eden muhalefet genişleyerek büyümektedir. Ancak suyu
neredeyse tümüyle kaybetmiş olan Ekvator halkı ve emekçilerinin mücadelelerinden
ne sürede ve nasıl bir sonuç alabileceklerini kestirmek epeyce güç görünmektedir
(Cardenas, 2006).
Şili: Bütün dünyayı
eyleme katılmaya çağıran mücadeleler ise genellikle insanlığı ve ekosistemi bir
bütün olarak etkileyecek metalaştırma projelerine karşı örgütlenmektedir.
Patagonya’nın en önemli iki vahşi nehri üzerine baraj inşa etmeyi hedefleyen
uluslar arası projeye karşı yürütülen kampanya bu örneklerden bir tanesidir. Söz
konusu nehirler üzerinde inşa edilecek barajlar esas olarak elektrik üretimini
hedeflemektedir. Nehirlerin uzandığı vadilerdeki binlerce hektarlık birinci
derece tarım arazisinin sular altında kalmasına yol açacak bu iki proje,
bölgedeki doğal ormanların da tümüyle ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir.
1500 mil kare büyüklüğündeki doğal orman alanlarının yok edilmesi ise hem doğal
hayatın hem de 14 adet doğal parkın ortadan kaldırılacağı anlamına gelmektedir.
Yalnızca Şili için değil bütün ekosistem için son derece değerli bir bölge
olarak bilinen Patagonya’da uygulamaya konacak bu projeye karşı bütün dünyada
geniş bir muhalefet örgütlenmeye çalışılmaktadır. (http://forests.org/alerts/send.asp?id=chile_patagonia_dam,
2008)
Bu yazıda ulaşabildiğimiz
kadarıyla dünyanın çeşitli yerellik ve bölgelerindeki muhalefet oluşumları ve
eylemliliklerine ait kısa bilgiler aktarmaya çalıştık. Ama su mücadelelerinin
dünya ölçeğindeki ilk örneği ve en çok bilineni olan Bolivya’nın Cochabamba
bölgesindeki gelişmeleri Travis Driessen(**)’nin “Cochabamba’dan çıkarılması
gereken dersler” isimli makalesinden aktarmaya çalışacağız.
Cochabamba’da 2000 yılından
beri devam eden su hakkı mücadelesi bütün dünyaya örnek olmuş ve o yıldan
başlayarak pek çok farklı coğrafyada su hakkı mücadelesinin bileşenleri
genişlemeye başlamıştır. Ancak, Bolivya’daki mücadele, henüz su çıkarılması ve
dağıtımının gerçek anlamda halkın katılımıyla sağlanacağı bir sürece evrilmemiş
bulunmaktadır.
Cochabamba halkı SEMAPA adlı
devlet su işletmesinin Aquas Del Tunari
adlı şirkete satılarak özelleştirilmesine karşı çıkmış ve suyun kamu tarafından
sağlanmasını talep etmişti. Öte yandan, devlet su işletmesi SEMAPA etkin
işletilmeyen, parti politikalarıyla çalıştırılan ve yolsuzluklarla çalkalanan
bir kurum olarak bilinmekteydi. Aradan sekiz yıl geçtikten sonra bugün,
katılımcı, demokratik su yönetiminin nasıl sağlanabileceği konusunda Cochabamba
sürecinden çıkarılması gereken pek çok ders var. Çünkü bu demokratik süreçleri
hayata geçirirken karşılaşılan en büyük zorluk, eski sistemden nemalanan çıkar
gruplarından gelen büyük direniş. Bu bağlamda birincisi yolsuzluk diğeri ise
siyasi elitlerin su kurumları üzerindeki kontrol hakkı olmak üzere devlet su
kurumlarında en fazla karşılaşılan iki ciddi sorun var. Bu iki sorun, diğer
yandan da demokratik, katılımcı su kurumlarının oluşturulmasının karşısındaki en
büyük engelleri oluşturuyorlar. Bir diğer sorun, su kurumlarının kadroları
arasında geleneksel olarak var olan teknik önyargıların da demokratik su dağıtım
sistemlerinin teknik boyutlarına halkın daha güçlü katılımını zora sokuyor
olması. Son sorun ise, su mücadelesine birbiriyle sürekli çatışma halinde olan
farklı grupların katılıyor olmasından kaynaklanmakta.
Kamu Hizmetlerinde Katılımcı, Demokratik Yaklaşımlar:
SEMAPA’da Toplumsal Denetim
Toplumsal denetim ilk kez, su
savaşı sürecinde ortaya çıkan Coordinadora
adlı bir toplumsal hareketler koalisyonu içinde tasarlanmaya başlandı. Bu
çabaların pratikte amaçladığı ise su kurumlarının karar alma süreçlerinin
stratejik noktalarına halkın katılımını entegre ederek katılımcı, demokratik bir
su dağıtım sistemi kurmaktı. Koalisyon bileşenleri su politikalarına, proje
önceliklerine katılımı teşvik ederek, su kurumu özel işletmenin güdümüne
verilerek, suyu sadece para ve güce sahip olanların satın alabileceği bir metaya
dönüştürecek piyasa mantığına göre çalıştırılması yerine eşitliğin bir aracı
olarak işletilmesinin geniş bir toplumsal talep formuna kavuşacağını ummaktadır.
Bunun yanı sıra, toplumsal kontrol çabaları, müşteri odaklı su yönetmeliklerini
aşama aşama azaltarak ve halkın etkin katılım ve izlemesi sayesinde su
kurumlarının performansını arttırarak planlamayı da geliştirmeyi
hedeflemektedir.
Kitlesel sokak eylemlerinin ve
protestoların ardından, SEMAPA Başkanlığı içersinde sosyal hareketlerin
liderleriyle, su kurumunun yöneticileri ve yerel politikacılar arasında
görüşmeler yapıldı. Buna karşın, protestoların sokaktan belediyenin resmi
salonlarına taşınması Coordinadora açısından pek çok ciddi sorunu da beraberinde
getirdi. Bu resmi oluşum içersinde Coordinadora, halkın taleplerinin kurum
tarafından karşılanması için belediye elitlerine etkin ve halk tarafından
uygulanacak baskıyı seferber etme göreviyle karşı karşıya kaldı. Ayrıca,
müzakerelerin yapılmasını olanaklı hale getiren hukuki prosedürler ve onaylanan
kararlar da başlangıçta özelleştirme yanlısı belediye elitlerinden yanaydı.
Yeni şeffaflık biçimlerinin
oluşturulması ve halkın, karar mekanizmalarındaki katılımının genişletilmesi
tamamen yeni ve geleneksel olarak marjinalleştirilmiş aktörleri gerekli hale
getirmekte, bu da diğerlerinin, yani, siyasilerin, yolsuzluğa bulaşmış
çalışanların ve yöneticilerin kontrol yetkilerini kaybetmeleriyle sonuçlanmakta.
İşte bu nedenle su kurumunun toplumsal kontrolü söz konusu olduğunda yerelde,
belediyede ve su kurumu içindeki elitlerden kaynaklanan güçlü direnişlerle
karşılaşılıyor.
Diğer yandan, toplumsal kontrol yeni bir siyaset mantığının
geliştirilmesini de şart koşuyor ki bu da genellikle birbiriyle çatışma içinde
olan sosyal hareketleri tehdit eden bir durum. İşbirliği ile yönetim yapısı
içinde, hasım sosyal hareketler, hizmet projelerini en iyi şekilde müzakere
edebilmek ve performansı izleyebilmek için kendi kapasitelerini geliştirmek ve
kurum bürokratlarıyla stratejik ilişkiler tesis etmek zorundalar.
Özelden kamusala geçişte
ortaklaşışmış mit, Coordinatora’nın SEMAPA’nın toplumsal kontrol modelinin
yeniden yapılanmasını ve uygulamasını denetim altına alması oldu. Önce,
toplumsal denetim modelinin tanımlanması, uygulanması ve müzakere edilmesi
amacıyla geçici bir kurul oluşturuldu. Bu kurulun beş sandalyesinden ikisi
Coordinatora’nın temsiliyetine ayrıldı. İki başkandan biri belediye başkanının,
diğeri ise birliğin çıkarlarını temsil ediyordu. Coordinatora’nın katılımcı
yönetim biçimini kurumsallaştırma stratejileri üç düzeye yoğunlaştı. Yönetim
düzeyinde Coordinatora, halkın çıkarlarının daha doğrudan temsil edilmesi için
Kurul içinde oldukça ilginç bir yurttaş temsiliyeti sistemi önerdi. Orijinal
talepleri, kentin her bir semtinin temsil edilebilmesi için toplam 14 tane kent
başkanlığı kurulmasıydı. Ancak bu talep, Kurulun diğer üyeleri tarafından
reddedildi. Şirket düzeyinde, Coordinatora teknik ekibi, SEMAPA içinde
mühendisler, işçiler ve farklı aşamalarda hizmetten yararlanan topluluklar
arasında daha fazla işbirliği oluşturacak kurumsal değişiklikler yapılmasını
önerdi. Özgün öneri ise şöyle oldu: kurum ve halkın temsilcilerinden oluşacak
bir Teknik Komite, hizmet genişleme projelerini öngörebilecek ve SEMAPA da kendi
performansını sergileyip ve değerlendirecek. Bu öneri de, kurumun hâlihazırdaki
genel başkanı tarafından reddedildi. Topluluk düzeyinde, Coordinatora, katılımcı
kurumları yaratmak için Temel Temizlik Komiteleri adı verilen yapıların
oluşturulmasını önerdi. Bu komiteler birbirine komşu semtler arasında kurulacak
ve su kullanıcılarının kendi taleplerini belirlemesini, su hizmetleri ile ilgili
kent ölçeğinde politik önermeleri tartışabilmesini hedefliyordu. Ancak, Temel
Topraksal Organizasyonlar adı verilen devlete ait katılımcı kurumların reform
edilmesi sürecindeki politik tehditler bu önermelerin kurumsallaşmasını
engelledi.
Toplumsal denetim modeli,
sonunda Kurul tarafından kabul edildi ve SEMAPA tarafından uygulanmaya başladı
ama bu sonucun karşılığında sosyal hareketler sayısız taviz vermek zorunda
bırakıldı. Yaşanan dönüşüm, bu nihai haliyle, su kurumunun gündelik
çalışmalarına geniş halk kitlelerinin katılımına izin vermemektedir. Nihai
versiyonun bir diğer eksikliği de yurttaşların, gerek temsilcilerin gerekse
kurum yöneticilerinin yaptığı işi öngörme konusunda donatılmasına izin vermiyor
olması. Model, geniş toplumsal katılımın rolünü de güvence altına almaktan
oldukça uzak.
Diğer yandan, değişim açısından
en önemli fırsatlardan biri, Kurum’a, adı “yurttaşlar başkanlığı” olan bir
yapının eklenmesi oldu. Böylece, belediyenin çeşitli jeo-politik bölgeleri Kurum
tarafından temsil edilmeye başlandı. Bu başkanlar, istisnasız tüm Cochabamba
halkının katılımıyla düzenlenen seçimlerle belirleniyor. Su hakkı üzerinde etkin
bir halk denetimini hedefleyen amaca yönelik bir küçük adım son derece önemli
bir ileri adımı temsil ediyor ama hala pek çok destekleme mekanizması eksiği
var.
Her ne kadar, Kurul’un dokuz
üyeliğinden dördü Yurttaş Başkanlıklarına verilmiş olsa da yeni kurum hala
geleneksel bir yönetim yapısının karakteristiklerini taşıyor ve siyasi partinin
kurumsal güç yapısı yine yukarıdan aşağıya nüfuz ederken, kurumdaki yolsuzluklar
aşağıdan başlıyor.
Sosyal hareketleri umutsuzluğa
sevk etmek için, belediye başkanı yasa eliyle hala SEMAPA’nın başkanlığında
tutuluyor. Böylece, kurumun kötü yönetimi ve performansı “elitlerin ele
geçirdiği kamu hizmeti” olarak adlandırılan sistemin karakteristiklerini ortaya
koyuyor. Bu senaryoda, geniş ölçekli yolsuzlukların yanı sıra siyasi partinin
hiç eksilmeyen nüfuzunu ve kamu hizmetini kimin, ne zaman alacağının parti
tarafından kararlaştırıldığını görüyoruz.
Müşteri odaklı siyasetler, kamu
hizmetlerini yalnızca kısa vadeli politik talebe indirgemek suretiyle,
hizmetlerin planlanması ve kamu hizmeti veren kurumlardaki kaynakların en etkili
kullanımı üzerinde etkili oluyor. Bu politik talep, toplumun suya erişimi
olmayan geniş ve bütün kesimlerinin çıkarlarını temsil etmek yerine elit
temsilcilerin çıkarlarını temsil ediyor. Yine müşteri odaklı planlamaya bağlı
olarak alt yapı genişleme projeleri, kamu hizmetlerinin bütünsel ve teknik
açıdan hayata geçirilebilir bir yaklaşıma dayandırılması yerine seçim desteği
sağlamaya odaklanmış jeopolitik hesaplamalara dayandırılıyor. Müşteri odaklı
hizmet yaklaşımı, belli bir yerelde belli bir hizmet için bugünkü ve gelecekte
duyulacak ihtiyacı karşılamak için devlet, kurum ve toplumun sınırlı
kaynaklarının yeniden dağıtım potansiyellerini maksimize etmeyi tamamen
reddediyor. Kurum bürokratları ve elitler yaptıkları işi büyük bir gizlilikle
icra ettikleri için kurum içindeki yolsuzluk pratiklerinin maliyetlerini
hesaplamak son derece zor oluyor. Buna karşın, yolsuzluğun kurumun her
faaliyetine egemen bir işleyiş haline geldiğinde hiçbir şüphe bulunmuyor. Son
iki yıl içersinde görev yapmış olan son iki genel müdür, kuruma maliyeti bir
milyon ABD dolarını aşmış yolsuzluklardan hüküm giyerek görevlerinden alındı.
Kurumda, başka kadrolardan yönetici ve çalışanlar da benzer nedenlerle işten
çıkarıldı. Pek çok durumda, yolsuzluklar, özünde, teknik açıdan yaşama
geçirilebilirlik oranı düşük ve bu nedenle de daha ucuz olan altyapıları
sağlamayı ve buradan elde edilecek karın bölüşülmesini amaçlıyor. Bu tarz
yolsuzluk sözleşmelerine bağlı olarak kurum yetkilileri, rüşvet karşılığında
saygınlığı az olan firmalarla görüşmeler yapıyor. Yolsuzluğun bir diğer biçimi
olan kayırmacılık ise, yönetici ve kadroların zaten sınırlı ve eksik olan teknik
kapasitesinin gelişmemesine katkıda bulunuyor. Siyasi elitlerin ailelerinden ve
akrabalarından pek çok insan, bilgi uzmanlıkları olduğu için değil yalnızca
nüfuzlu elitlerin akrabası oldukları için işe alınıyor. Kısa süre önce yapılan
bir araştırmada, SEMAPA çalışanlarının %80’inin bilgi ve birikiminin başında
bulundukları göreve uygun ve yeterli olmadığı tahmin ediliyor.
Diğer yandan, toplumsal
hareketler mevcut katılımcı süreçleri güçlendirmek ve su kurumunun kolektif
yönetimine aktif katılımı ve bunun için kapasite inşasını olanaklı kılacak yeni
mekanizmaları oluşturmak için muazzam çaba harcıyor. Bu çabalar üç kategori
altında toplanabilir: yolsuzlukla mücadele etmek; toplumsal denetimi
geliştirmek ve; kamu hizmet projelerini savunmak ve kurumların performansını
izleyebilmek için Yurttaş Başkanlıkları sistemi ve farklı kurumların
profesyonelleriyle stratejik ilişkiler kurmak.
Buna karşın, SEMAPA’nın
toplumsal denetimle ilgili çabaları oldukça sınırlı kalmaktadır. Toplumsal
denetime geçişten kısa bir süre sonra, sosyal hareketlerin ilk şikâyetleri
Yurttaş Başkanlıkları ile başladı. Bu eleştiriler, daha çok, temsilcilerin
sorumluluklarının çok az olmasından ve kurumun performansı konusunda
seçmenlerine düzenli rapor sunmak zorunda tutulmayışlarından kaynaklanıyordu ve
temsilcilere, kurumun kötü performans gösterdiği dönemlerde bir yaptırımın
uygulanmayışıyla alakalıydı. 2004 yılında Coordinatora Kuruma bir öneri götürdü
ve kendi rolünü güçlendirmek, su kullanıcılarıyla ilişkilerini iyileştirmek için
Yurttaş Başkanlıklarının yeni sorumluluklarının belirlenmesini talep etti.
Ancak, Kurumun başkanı bu öneriyi geri çevirdi. 2005 yılında, SEMAPA’ya çeşitli
sosyal hareketler girdi ve sözde bazı sendika temsilcilerinin kötü
pratiklerinden kaynaklanan yolsuzlukları protesto etmeye başladı.
Protestocuların ilk hedefi, doğal olarak, sendika temsilcileri oldu ve
sendikanın temsilcilerinin karar mekanizmasındaki görevlerine son verilmesini
talep ettiler. Protestocuların ezici çoğunluğu karşısında, Kurum, oy birliği ile
sendika temsiliyetinin karar mekanizmasından çıkarılması yönünde karar aldı.
Böylece, protesto biçimindeki toplumsal katılım yolsuzluğa bulaşmış kurum
çalışanları ve temsilcileri üzerindeki güçlü ve bir o kadar da başarılı bir
baskıya dönüşmüş, performanslarını düzeltmeleri için bir zemin hazırlamış oldu.
Üçüncü biçim, sosyal
organizasyonların hem altyapı projeleri konusunda önermede bulunmak hem de
yönetimin resmi performansını ölçmede kullanılan bilgilere erişim sağlayabilmek
için Yurttaş Başkanlıkları ve kurumdaki çeşitli profesyonellerle stratejik
ilişkiler geliştirmelerini de kapsamaktadır. Bu bağlamda, kentin
marjinalleştirilmiş güney bölgelerindeki topluluk su komitelerinin birliği
ASICA-Sur,
gelişkin su hizmetlerini hayata geçirmek için gerekli baskıların başlatılmasına
öncülük etmektedir. ASICA-Sur, kurumun kötü performansını sürekli olarak
eleştirmekte ve güney bölgesindeki su dağıtımının genişlemesi için politik
olarak belirlenmeyen, kapsamlı bir plan talep etmektedir. Su savaşının ardından
kısa bir süre sonra bu örgüt, kentin güney bölgesine tahsis edilmiş su
şebekesinin genişlemesi yönünde hazırlanacak plan için kendi Yurttaş Başkanlığı
ile birlikte çalışmaya başlamıştır. 2003 yılında, Başkanlık, bağlı topluluğun
desteğini alarak su şebekesi genişleme planını onaylamıştır.
Sonuç olarak SEMAPA,
hâlihazırda bir genişleme planının uygulamasının başlangıç aşamasındadır.
Tarihinde ilk defa, yaşayanlarının %60’dan fazlasının hayatlarında belediye
tarafından sağlanan kamu suyuna erişimi hiç olmamış güney bölgesi halkının büyük
bir çoğunluğuna su altyapısı sağlama hedefine yoğunlaşmıştır.
Bir diğer başarılı işbirliği
kampanyası 2007 yılında yürütüldü. Önde gelen toplumsal hareketler, Yurttaş
Başkanlıkları ve SEMAPA’dan çeşitli profesyoneller, 2006–2007 dönemindeki
Eduardo Rojas başkanlığı döneminde ortak bir inceleme yürüttüler. Rojas’ın
görevde olduğu dönemde yaygın olarak yaşandığı iddia edilen yolsuzluklar kurumun
büyük bir mali güçlük içersine düşmesine yol açmış; işçilere ve çalışanlara
ücret yükümlülüklerini yerine getirmesi zorlaşmış; ve genişleme planını mali
açıdan destekleyen Amerikalar Arası Kalkınma Bankası’ndan kredi teminine zarar
vermişti. Bu farklı aktörler aylar süren fakat stratejik olarak birleştirilmiş
kapasiteleri ortaya koyarken, bu başarıda, gerçekten sorumlu olan Roja’nın
kurumda yol açtığı geniş ölçekli yolsuzlukların kanıtlanması için kurumun mali
bilgilerinin toplanması konusunda kendilerine tanınan yetkinin payı da son
derece büyüktü. Rojas’ı o tarihte bile desteklemeye devam eden sendika
yöneticileri ve siyasi temsilciler üzerinde aylarca süren çalışmalar ve
uygulanan baskılar sonunda Ekim 2007’de Kurum, yolsuzluktan suçlanan Başkan
Rojas’ın resmi tahkikat sürecinin başlatılmasına oy birliği ile karar verdi.
Katılımcı aktörlerin
kaydettikleri bu ilerlemeler, henüz, kurumsal tasarım ve yapılara içkin kültürel
şartlarla bağlantılı bir dizi faktörden kaynaklanan risklerle karşı karşıyadır.
Yurttaş Başkanlıkları, bulundukları pozisyona geldikleri sırada hiçbir resmi
eğitim almamış oldukları için önemli oranda engellenmektedir. Enerji toplamaya
başlamış ve olumlu değişimler yapmaya hazır hale gelmiş bulunan pek çok Yurttaş
Başkanı, çok geçmeden, teknik açıdan hayata geçirilmesi mümkün planlar önerme ve
uygulamalarını etkin bir biçimde inceleme kapasitesinden yoksun oldukları
eleştirileriyle karşı karşıya kalmaktadır.
Dahası, Kurumun, kurum
raporlarının uzman olmayanlarca etkin biçimde incelenmesine olanak verecek bir
formatta hazırlanan bilgilerin temini gibi yurttaş temsilcilerini içererek
genişlemesi açısından gerekli değişimler tamamlanmamıştır. Bunun da ötesinde,
su kurumlarının teknik ve profesyonel kadroları arasında genelde var olan
önyargılar da sıradan yurttaşların katkılarının etkisini azaltmaktadır. Teknik
komiteler oluşturma yönündeki çabalar, aynı zamanda bir Coordinatora üyesi olan
hâlihazırdaki Başkan tarafından reddedilmiştir. Coordinatora içindeki bu
uyuşmazlık, koalisyonu oluşturan toplumsal ve teknik orijine sahip oyuncular
arasındaki güçlü ayrışmayı ortaya koymuştur. Kurumdaki teknisyenler ve genel
halk arasında hala güçlü bir kopukluk bulunmaktadır.
Tüm bunların ötesinde, alt yapı
hizmetinin genişlemesini sağlayan ASICA-Sur’un baskıları bile toplumsal denetim
için açık ve net bir zafer gibi tanımlanamaz. Bu süreç, sıkça, Belediye Başkanı
ve siyasi temeli harekete geçirme ve birlik ile Yurttaş Başkanlarını projeden
marjinalize etme fırsatını elinde tutan Vali tarafından manipüle edilmektedir.
Bu aynı zamanda, siyasi elitlerin, yeniden seçilmelerini güvence altına almak
için hizmetleri kontrol etme eğilimlerinin ne denli güçlü olduğunu
göstermektedir. Ayrıca, Yurttaş Başkanları ve toplumsal hareketler içindeki
kapasite eksikliği, bu yapıları, teknik açıdan yaşama geçirilebilir önermelerde
bulunmak ve kurum profesyonelleri ile belediye teknokratları tarafından yapılan
plan önermelerini eleştirmekten alıkoymaktadır.
SEMAPA’nın etkin çalışmaması ve
yolsuzluklara bulaşmasına karşı mücadeleler, bir yandan protestoların bazı
olumlu sonuçları olabileceğini gösterirken, diğer yandan ise bunların sorunların
kökenini ortadan kaldırmaya yanıt üretmediğini ve bu tarz hareketlere izin veren
organizasyonel sorunların devam ettiğini göstermektedir. SEMAPA içindeki kötü
performansın ve yolsuzlukların devam etmesi, toplumsal hareketler içinde çok
önemli bir güvensizliğin oluşmasına yol açmıştır. Her ne kadar belli bazı
durumlarda sosyal hareketler kurum ve kamu çalışanlarıyla işbirliği yapmada
etkin olabilseler de, ilişkilerinin, tüm Cochabamba toplumunun yararına olacak,
kolektif bir kurum performansının gerektirdiği ortamı yaratıp yaratmayacağını
görmek için beklemek gerekmektedir.
Toplumsal denetime dayalı
kolektif kamu hizmeti yönetimi performansı yüksek olan su kurumları ve su
hizmetine eşit erişim sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu, Cochabamba’da henüz
ulaşılamamış olan bir hedeftir. Bu kapsamlı kurumsal ve kültürel değişimlere bir
su savaşı süresinde ya da kamu hizmetleri kurumunda sembolik bir yeniden
yapılanma sonucunda erişebilmek olanaklı değildir.
Toplumsal denetimin etkin
biçimlerini oluşturmak, yaşayabilen katılımcı kurumları, uzun vadeli
taahhütleri, hizmet talebini karşılamada stratejik olarak birlikte çalışacak
aktif yurttaşların geniş işbirliğini ve yolsuzluk ve sömürünün organizasyonel
kültürünün ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yurttaşların
kapasitelerinden en üst düzeyde yararlanılabilmesi için halkın politik isteğine
ilave olarak, kurumun karar alma yapılarının reform edilmesi zorunludur.
Örneğin, kamu hizmeti kurumlarında kolektif yönetim, hizmet kullanıcılarına,
uzman olmayan katılımcıların çıkar ve ihtiyaçlarına cevap verecek bir formatta
hazırlanmış bilginin sağlanacağı yeni bir şeffaflık biçiminin yaratılmasını
gerektirir. Ayrıca, birbirleriyle çatışan toplumsal hareketler, kamu hizmeti
taleplerini etkin bir biçimde müzakere edebilmek ve kurumun performansını
değerlendirebilmek için kurum yetkilileri ve yerel politikacılarla stratejik
ilişkiler geliştirmek zorundadır. Ancak bu koşullar altında, katılımcı,
demokratik yönetim yapıları olması gerektiği gibi işleyebilir, sosyal taleplere
ve tüm toplumun ihtiyaçlarına cevap veren eşitlikçi kamu hizmet kurumları haline
gelebilir.
Her ne kadar SEMAPA’daki yanlış
yönelimlere, sosyal denetime dayalı en geniş tartışma ortamında cevap verilmek
zorunda olunsa da yapının yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan gücüne ve
içersindeki olumlu eğilimlere eğilmek de son derece önemlidir. Bu pozitif
gelişmeler bugün yalnızca Cochabamba’da değil, tüm dünya su hareketlerinde
ilgiyle takip edilmektedir.
SEMAPA, bu anlamıyla, kolektif
yönetim modellerinin kavramsallaştırılmasına dair tartışmaları yeniden
canlandırmıştır. Dünya su hareketlerinin kolektif yönetim yönündeki taleplerini
olgunlaştırması ve güçlendirmesi açısından bu tek tek deneyimler son derece
yaşamsal deneyimler ve kolektif eğitimlerdir. Bu sayede, dünya ölçeğinde kamu
hizmet kurumları içinde güçlü, katılımcı yönetim yapılarının inşası için
aktivistlerin stratejilerinin gelişebileceği zeminler oluşmaktadır.
Sonuç Yerine
Dünyada su konusunda yaşanan
tüm mücadele örnekleri ve elde edilen başarıların kalıcı ve sürekli olması için
önce muhalif hareketlerin toplumsal hedefler etrafında ortaklaşması, yürütülen
mücadelenin kararlılığından taviz verilmemesi ve ardından da metalaşma sürecini
kaçınılmaz hale getiren yapısal nedenleri, yani kapitalist üretim ilişkilerinin
kendisini hedefliyor olması gerekmektedir. Zira suyun metalaştırılması süreci
günümüzdeki sermaye birikiminin yapısal bir ihtiyacı ile örtüşmektedir. Biraz
daha açacak olursak su, sanayi üretiminin bütün alanlarına bir üretim nesnesi
olarak dahil olmaktadır. Ayrıca, su, üretimin temel girdilerinden enerjinin de
temel kaynaklarından biridir. Kapitalizmde metaların kullanım değerleri için
değil, değişim değerleri için üretildiği göz önüne alındığında sistemin aşırı
üretim eğilimini anlamak olanaklı hale gelmektedir. Gerçekten de EKÜ’lerde (Erken
Kapitalistleşmiş Ülkeler) temiz suyun giderek büyüyen bir bölümü
endüstri tarafından çekilmektedir. Üretken sermayenin uluslararasılaştığı
günümüzde, bu durumun yalnızca EKÜ’lerle sınırlı kalmadığı ve dünyanın pek çok
bölgesinde aşırı üretim çılgınlığının hızla yayıldığı görülmektedir. Hâlihazırda
uluslar arası sermayeye eklemlenme sürecinde olan Türkiye gibi ülkelerde durumun
bu netlikte görünmeyişinin temel nedeni ise sağlıklı bir veri tabanının henüz
oluşturulmamış olmasıdır.
Suyun metalaştırılmasına karşı verilen
mücadeleleri bir yandan yerellikler boyutundan bir üst boyuta çıkarmak, diğer
yandan da kapitalist toplumda her biri diğeriyle çatışan talepleri
anti-kapitalist bir perspektiften ortaklaştırmanın zorunluluğu karşımızda yalın
bir gerçeklik olarak durmaktadır. Bu yüzden insanlığın tüm dünya yerelliklerinde
yarattığı deneyimlerin hızla paylaşılmasının ve bu deneyimleri daha da
geliştirilerek paylaşıma sunmak su mücadelelerine ciddi bir ivme
kazandıracaktır. Suyun metalaştırılmasına karşı verilecek mücadelenin değişim
değerine endeksli bir sisteme karşı, kullanım değerini savunmaktan geçeceği
önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacağından kuşku duyulmamalıdır.
KAYNAKÇA:
Kazgan,Haydar ve Önal, Sami
İstanbul’da Suyun Tarihi , İletişim Yayınları, 1999
Macfarlane, Jo, “Chlorine
in tap water ‘nearly doubles the risk of birth defects’” 31st May, 2008
Mail Guardian (2008) Water
contamination cited in E Cape child deaths, Johannesburg, SA, 30 April 2008)
http://www.mg.co.za/articlepage.aspx?area=/breaking_news/breaking_news__national&articleid=338151
Jim Salter, 2008 Associated
Press
Barlow, Maude 2008 Council
of Canadians
Knopper, Melisa May, 2008,
Alternet www.turntotap.com
Polaris Institute, 2008
Down To Earth, June 2008
PIB News, April 30, 2008
http://pib.nic. in/release/ release.asp? relid=38335)
City Press, Mohau Mokoena,
2008
Dearnaley, Mathew The New
Zealand Herald, May,2008
Prabin Man Singh,
Collective Inititaive for Research and Action, 10 June 2008
Lodhia, Shital, CFDA,
April, 30, 2008
The Telegraph, April 16,
2008
www.indiatogether.org April 14, 2008 Old Conflict Resurfaces at Athirappilly
Falls,
21st April, 2008,
http://forests.org/alerts/send.asp?id=chile_patagonia_dam
Driessen, Travis (2008)
Beyond Water Wars: Lessons on Forming Collaborative Governance from Cochabamba
http://www.tni.org/books/waterdriessenwaterwars.pdf?
Soriano, Armando (2008) The Struggle of
Xoxocotla and Morelos, içinde: Report:
International Forum in the Defense of Water
Cardenas, Cesar (2006)
Experience of the Citizen Observatory of Public Services in Ecuador, içinde:
Report: International Forum in the Defense of Water
(*)Selim Yılmaz - Su Politik Çalışma Grubu Üyesi