'Antikapitalist mücadele örgütlenmeden su sorunu çözülmeyecek'*
8-9
Kasım 2008 tarihlerinde 5. Dünya Su Forumu’na Karşı
Hazırlık Toplantısı gerçekleşecek. Toplantıya Türkiye’deki
su hareketleri ile yurt dışında suyun
ticarileşmesine karşı örgütlenmiş hareketlerin
deneyimleri taşınacak.
Mart 2009’da Türkiye’de yapılması kararlaştırılan
5. Dünya Su Forumu’na ve bu forumda ele alınacak olan
suyun ticarileştirilmesine karşı düzenlenen hazırlık
toplantısı suyun ticarileşmesine karşı var olan
hareketin daha da güçlendirilmesini hedefliyor.
Konu ile ilgili doktora tezini hazırlayan ve
Türkiye’deki hareketlenmenin öncülüğünü yapanlardan biri
olan Gaye Yılmaz’la yapılan röportajı yayınlıyoruz.
- 5. Dünya Su Forumu ‘suyun ticarileşmesi’
ile ilgili olarak Mart 2009’da İstanbul’da bir toplantı
düzenleyecek. Bu toplantıya karşı gerçekleştireceğiniz
2. Hazırlık toplantısı ise 8-9 Kasım’da. Bu toplantının
içeriğini konuşacağız ama öncelikle suyun
ticarileştirilmesinin nasıl gerçekleştiğini ve bu
sürecin tarihsel gelişimini anlatabilir misiniz?
Gaye Yılmaz: Öncelikle şunu
belirtmek istiyorum dünyada suyun ticarileştirilmesine
karşı (özelleştirilmesi değil, ticarileştirilmesine
karşı) konumlandıran tek organizasyon Türkiye’de
kurulan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu. Bunu
dışındaki yapılar tutarlı bir şekilde özelleştirmeye
hayır diyorlar ama bizim yaptığımız ayırımı yapmıyorlar.
Neden özelleştirme değil de ticarileştirme karşıtı bir
konumlanışa yöneldik? Şunu biliyoruz ki, bu süreçte
aslında sadece su değil birçok kamu hizmetinin
metalaştırılması için mutlaka özelleştirilmesi
gerekmiyor. Bu hizmetler devlet elinde kalarak da
piyasalaşabiliyor. Mesela emek istihdamı esnekleşiyor,
güvencesizleşiyor, piyasa koşullarında nasılsa aynen
öyle oluyor. Ve artık bu durum, yani devletlerin hangi
hizmet için olursa olsun personeli piyasa koşullarında
istihdam etmesi, o personel tarafından yapılan üretimin
yine piyasa koşullarında verilmek zorunda oluşu uluslar
arası sözleşmelere girmiş durumda. Yani su devlet
tarafından dağıtılıyor ama ticari bir mal olarak. Sadece
özelleştirmeye karşı çıktığınız zaman, ‘Su devlet
tarafından verilsin’ dediğinizde suyun metalaşmasına
karşı çıkmamış oluyorsunuz. Ve bugün dünyadaki bütün su
hareketleri bu hataya düşüyor. Evet, su devlet
tarafından verilebilir, bunun altyapısı bütün ülkelerde
var. Ama aslolan onun bir meta haline gelmesine, bir
ticari mal oluşuna karşı çıkmaktır.
Değişimin tarihçesine baktığımız zaman suyun
ticarileşmesinin ilk sürecinin Dünya Su Forumu ve Dünya
Su Konseyi ile başlamadığını görüyoruz. Mesela 18. ve
19. yy’da Avrupa’da ulus devletlerin inşası döneminde
Londra, Paris, Berlin gibi başkentlerde bugün ismi
dünyaca çok iyi bilinen ulusötesi su şirketlerinin var
olduğunu ve kentlerin su dağıtımının bu şirketlerce
yapıldığını görüyoruz. Bu oldukça şaşırtıcı. Tabi ki o
dönemin bugüne göre bazı farklılıkları var. O dönemde
mesela ulus devletler henüz tam oluşmamış, doğal kaynak
adeta kapanın elinde kalır mantığıyla kullanılıyor. O
dönemde şirketlerde buna el koymuşlar ve suyu para ile
dağıtıyorlar. Benzer bir örnek Osmanlıda da var.
Osmanlıda 19.yy da Fransız ve İngiliz şirketlerinin
İstanbul’un suyunun dağıtımına talip olduklarını ve su
dağıtım işinin bir süre onlara teslim edildiğini
biliyoruz. Zaten imparatorluğun başkenti olan İstanbul
dışında su dağıtılacak bir yer yok çünkü şebeke sistemi
sadece İstanbul’da var, başka yerlerde çok daha doğal su
edinim yolları kullanılıyor. Su dağıtım işi bir süre
yabancı şirketlere veriliyor. Fakat arkasından muazzam
zamlar geliyor. Öyle ki orta sınıf bile bu zamlardan
şikâyet etmeye başlıyor. Dolayısıyla suyun paralı bir
hale gelişi çok eskiye dayanıyor. Şunu da biliyoruz
dünyadaki pek çok çatışma ve savaşta (insanlık
başlangıcından bu yana yani kapitalizmden de önce) su
önemli bir savaş nedeni olagelmiş. Suyun bu önemi
insanların kullanımı için çok temel bir doğal kaynak
olmasıyla da ilişkili. Ama gücü elinde bulunduranların
gücü geliştirmek için bunu stratejik bir silah olarak
görmesiyle de alakalı.
1950’lere gelindiğinde kapitalizmin altın çağı ve emek
gücü kıtlığı yaşanıyor. Bir yandan da savaştan sonra
telef olmuş bir erkek nüfus söz konusu. Avrupa’da
özellikle sanayinin yeniden yapılanması gerekiyor. Ve bu
sanayinin belli temel girdilere bedava ulaşması çok
önemli. Aynı zamanda emek gücünün reel ücretinin satın
alma gücünün de yükseltilebilmesi için belli kamu
hizmetlerine bedava ulaşması gerekiyor. Sağlık, eğitim,
su, çok az katkı payı ile alınan elektrik gibi hizmetler
o dönemde devletler tarafından sağlanıyor. Keynesyen
politikalar da buna zemin hazırlıyor. Ama sonra kriz
patlak veriyor. Kriz aslında 1966’da kapitalistleşmiş
ülkelerde başlıyor. Ama bu krizde ikili bir durum söz
konusu: kâr oranlarının düşüşüyle birlikte aşırı bir
birikim süreci de yaşanıyor. Zaten kâr oranları düşme
eğilimine girdikçe bu mutlaka aşırı birikimden
kaynaklanır. Kapitalistlerin bu aşırı birikimi üretken
sermaye olarak değerlendirecekleri yeni alanlara
ihtiyaçları doğuyor. İlk anda finans geliştiriliyor,
finansal ürünlerin çeşitlenmesi gündeme geliyor.
Arkasından da ciddi bir arayış başlıyor. (Son dönemlerde
gündeme gelen innovasyon (yenilikçilik, buluşçuluk) da
olduğu gibi) olduğu gibi. Kapitalistlerin bulacakları bu
alanlar arasında bugüne kadar kamu hizmeti olarak tanımlanagelmiş eğitim, sağlık, posta hizmetleri, ulaşım
vb. hizmetler var. Artık bunlar da özel sektöre
devredilebilir ve hepsi birer yatırım alanı olarak
birikmiş sermayeye alan açar hale gelmiş durumda. Fakat
bu kadarla sınırlı değil maalesef. Enerji üretimi, alt
yapısı ve su da kapitalistlere bırakılmalı ki bu sermaye
hemen üretkene dönüşebilsin. Gerçekten de bu teorik
öngörüye uygun bir pratik gelişme var. 1972 yılında yani
tam krizli yıllarda IWRA (Uluslar arası Su Kaynakları
Birliği) kuruluyor. Böylelikle su konusunda ilk defa
uluslararası ölçekte bir yönetişim kurulu oluşmuş
oluyor. ABD’de kurulan IWRA tamamen şirketlerden kurulu
ve ilk aşamasında 1900 üye şirket bulunuyor. Ve IWRA
kuruluşundan kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletler
(BM)’ de danışman bir statü elde ediyor. (Toplumun
gözünde BM, DTÖ, IMF ve DB gibi kurumların aksine
insani, toplumların çıkarlarını savunan bir kurum olarak
bilinir. Ama gerçek BM, sermaye birikiminin
sürdürülmesinde çok önemli bir işleve sahiptir. Her
zaman da öyle olmuştur.) 1996’ya gelindiğinde ise artık
dünyada ilk defa Dünya Su Konseyi oluşuyor. Bu konsey de
şirketlerden oluşuyor. Konseyde inşaat, enerji ve su
şirketleri önde geliyor, içerisinde başka şirketler de
var. Ama Dünya Su Konseyi tüm dünya tarafından ciddi bir
tepkiyle karşılanacağını düşündüğü için 1 yıl sonra
kendi forumunu kuruyor. (Çünkü forumlar her zaman
insanlara çok sempatik gözükmüştür.) Mesela bugün
uluslar arası su mücadelelerine baktığınızda IWRA’dan
söz edilmediğini görürsünüz. Bunu ancak detay
araştırmaya girdiğinizde bulabilirsiniz. Onların
bahsettiği dünya su konseyi ve dünya su forumudur, bunun
gerisindeki yapıların ve dinamiklerin hiç önemi yoktur.
1986-1994 Uruguay Raundu’nda çok taraflı birkaç anlaşma
dizayn ediliyor. Bunlardan bir tanesi GATS(Hizmet
Ticareti Genel Anlaşması). Elimize gelen taslaktan
biliyoruz ki ilk defa 1995 yılında suyun ticarileşmesi
-aynen bu kelimeyle-, GATS anlaşmasının da önemli
maddelerinden bir tanesi. GATS da özelleştirmenin tek
harfinin bile geçmediğini görüyoruz, açıkça ticarileşme
sözcüğü kullanılıyor. Açıkça şu da söyleniyor: ‘Bu
anlaşma hiçbir zaman ulus devletleri kamu hizmetlerinin
özelleştirmeye zorlama hedefi gütmemektedir.’ ‘Ama’ diye
devam ediyor, ’Kamu hizmetleri piyasa ölçeğinde
ticarileştirilmek, rekabete açık hale getirilmek
zorundadır.’
- Küresel ısınma ve iklim değişikliği ile
suyun ticarileştirilmesi arasındaki bağ mevcut mu?
Bununla ilgili ilk olarak insanın doğayla kurduğu
ilişkisini ve doğanın tahribatındaki etkilerini ele
almak lazım. Bu ilişki çeşitli biçimlerde olabilirdi.
İlla bizim insanlığın yaşadığı formatta olması
gerekmiyordu. Bu ilişki biçiminin kendisinin de küresel
ısınma ve iklim değişikliğiyle doğrudan ilişkisi var.
Bunu konuşmadan, bu etkinin olup olmadığını anlamak ve
anlatmak kolay değil. İnsanlık üretimi, kendi
ihtiyaçlarını gidermek için de yapabilir. Nitelikler
üretilir insanların ihtiyaçları giderilir. Ama bizim
içinde yaşadığımız sistemde niteliklerin ve ihtiyaçların
karşılanmasının hiçbir önemi yoktur. Önemli olan değişim
değerlerinin üretilmesidir. Bunun için de üretebildiği
kadar çok üretmek zorundadır. Çünkü birikim sağlamanın
başka bir yolu yoktur. Bu sadece endüstriyel üretimde
değil bütün alanlarda böyle. Bir yandan en kalitesiz
topraklara gelinmiş durumda, toprakları verimli hale
getirmenin yolları aranıyor, öte yandan tarım
ürünlerinin fiyatları borsalarda yükselsin diye ürünler
yerlere dökülüyor, buğdaylar yakılıyor, silolarda uzun
süre saklanıyor. Ama açlıktan ölen de insanlar var.
Böyle bir çelişki içindeyiz. İlave toprakların tarım
alanı olmak üzere açılmasının küresel ısınma, iklim
değişikliği üzerinde çok önemli bir etkisi var. Çünkü,
kötü toprakların verimli hale gelebilmesi için çok daha
fazla kimyasal kullanmak zorundasın ve şunu biliyoruz ki
kimyasal madde kullanıldığında toprak çok daha fazla su
ister. O istediği suyu verdiğin zaman topraktaki
tuzlanma oranı artar ve yeniden su ister. Yani tam bir
kısır döngü. Bunun yanında rant için bütün su
havzalarının yapılaşmaya açılması söz konusu. Bu tamamen
kapitalizmle ilgili bir şey. Ve buna bulunacak çözüm
sistemden bağımsız düşünülerek bulunamaz. Aksi takdirde
ne yapmış oluyorsunuz? Su kaynaklarının ya yollarını
kesiyorsunuz, ya yollarını değiştiriyorsunuz ya da su
havzasının kendisini kurutuyorsunuz. Çölleşme dediğimiz
olay bununla doğrudan alakalı. Su bir döngünün sonucunda
meydana geliyor. Yani temel olarak okyanuslar ve
denizler, karalardaki nehirler ve göller üzerindeki
buharlaşmayla ilintili. Bu buharlaşmanın suya
dönüşmesinde ormanların etkisi çok büyük. Ama siz
ormanları kesiyorsunuz. İklimlerin oluşmasında bu çok
önemli. Ve buharlaşma suya dönüştüğünde hangi ülkede
yağmur olarak yağacak bunu da kimsenin önceden
kestirebilmesi de mümkün değil. Bu da başka bir sorun.
Türkiye’ye yağan yağmurların hangi coğrafyadan geldiğini
kimse bilemiyor. Mülkiyet açısından da başka bir sorun
bu. Su buharlaşmanın yaşandığı ülkenin midir acaba
yoksa, yağmurun düştüğü ülkenin midir? Dolayısıyla
kapitalist üretim tarzıyla çölleşmenin, küresel
ısınmanın doğrudan ilişkisi var. Ama dünya, insanlığa ve
doğaya daha uygun bir sistemde yaşıyor olsaydı, böyle
bir kuraklık olmazdı demiyorum. Doğanın kendi dengesini
bilemiyoruz. Bu belki başka bir dönemde de
yaşanabilirdi. Ama muhtemelen daha farklı bir biçimde
yaşanırdı. Çözümü de ‘Suyun ticarileşmesi lazım’
biçiminde önerilmezdi. Marks’a göre kapitalizm, doğal
kaynaklar, üretimin devamını karşılayamayacak kadar
azaldığında metalaştırılmak zorundadır. Bugünü ne kadar
iyi tarif ediyor. "Bir doğal kaynak," diyor Marks
"ancak
kapitalist üretime girdi olarak girip, süreklilik arz
ettiği sürece bedava bir girdi olarak kapitaliste
doğanın bir armağanı olarak üretimde yer alır. Ne
zaman ki bu doğal kaynağın artık üretimin ihtiyaçlarını
karşılama kapasitesi azalır, işte o zaman o doğal
kaynağın metalaşmasının vakti gelmiştir." Marks bu tezi
çok güzel koyuyor. Ama mesela 1970’lerde yani IWRA’nın
kurulduğu dönemde, içilebilir temiz su kaynakları
bugünkü kadar azalmış değil. Bugün suyu metalaştıralım
dediklerinde bu faktörün birincil etken olmadığını, onun
yerine aşırı sermaye birikiminin daha öncelikli bir
faktör olduğunu düşünüyorum.
- Suyun ticarileşmesinin dünya çapında
geldiği nokta neresidir?
Su konusunda ülkeler kategorize hale getirilmiş
durumda. Su zengini, su fakiri bir de orta derecede
kendine yeter düzeyde suya sahip ülkeler var. Türkiye,
Meksika, İspanya vb. pek çok ülke, bu üçüncü gruba
giriyor. Yani suyu var aslında ve şu anda kendine de
yetiyor. Yine bu ülkelerde zengin yeraltı su kaynakları
var. Bu kaynaklar zengin ve henüz aktive edilmemiş,
kapitalistlerin emrine amade hale getirilmemiş durumda.
Mesela Türkiye’de yeraltı yerüstü toplam su kaynağının
yüzde 35’i kullanılır durumda. Şu anda Türkiye’de
toplanan Dünya Su Forumu, Dünya Su Konseyi’nin yani
dünyadaki kapitalist firmaların hedefi bu kullanılmayan
yüzde 65’lik kısmı kullanılır hale getirmek. Aslında su
dünyanın bütün ülkelerinde bir sorun olarak mevcut
durumda. Yani su zengini ülkelerde bile sorun var.
Onlarda da ciddi bir kirlilik sorunu var. Mesela Kanada
gibi dünyanın su açısından en zengin ülkelerinden
birinde su kirliliği çok ileri boyutlara ulaşmış
durumda. Kaldı ki en su zengini olan ülkeler olan
Kanada, İsveç ve Norveç’te bile suyun ticarileştirilmesi
kaçınılmaz bir süreç. Bunun yanında bu ülkeler bir de
kendilerinde bol olan suyu diğer ülkelere satıp bundan
bir kâr elde etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bir kuzey
güney sorunuyla karşı karşıya değiliz. Bütün dünya
halklarının ezilen sınıflarını doğrudan ilgilendiren ve
topyekun bir karşı çıkışı zorunlu kılan bir süreçle
karşı karşıyayız.
-Dünya çapında su karşıtı hareketler var mı?
Her ülkede bir yapılanma var ama maalesef sivil
toplum kuruluşları buralarda çok aktifler. Bunlar ücret
karşılığında belirli projeler yaparak fonlardan
beslenen, bu olaya kesin bir karşı çıkıştan ziyade
sistemi reforme etmeye dönük söylemlerle organize olan
yapılar. Özellikle gelişmiş kapitalist devletlerde
STK’ların uzmanlaşması çok üst düzeyde, öyle ki sadece
uluslararası nehirler adını alan STK’ lar var. Onların
tek sorunu kendi sorunları. Bir başka sorun, tüm
kurumların arasında sağlanan koordinasyona güçlü
yapıların rengini ve şeklini vermesi şeklinde
gerçekleşiyor. Güçlüden kastım örgütlü olan değil,
parası olan daha çok Kuzey Avrupa ve ABD olmak üzere
batılı örgütler. Böyle olunca mesela ortak
deklarasyonlarda senin anti-kapitalist perspektiflerini
yansıtma olanakların çok daralıyor. Bunların
dönüştürülmesinin çok kolay olduğunu düşünmüyorum. Ama
bunun kanalları açık. Onun yanı sıra yanında başka bir
koordinasyon da yaratılabilirse o zaman onlar da
dönüşmeye daha açık hale gelecekler. Ne yazık ki sınıf
örgütleri, siyasi yapılarıyla ve işçi örgütleriyle bu
olayın tarafı değil. Bu dünyada da, Türkiye’de de böyle.
Dünya Su Forumu İstanbul’da toplanıyor diye son 6 aydır
bir araya geliniyor Türkiye’de ve bu çok yeni bir süreç.
Sadece son 6 aydır meseleleri sınıfsal perspektiften
analiz eden yapıların bu olaya eğilmeye başladıklarını,
gündemlerine aldıklarını ve öğrenme çabası içine
girdiklerini görüyoruz. Türkiye’de sorunu farklı da olsa
mücadelesini birlikte sürdüren bir anlayış var. Bunu
ortaklaştırma çok değerli. Ama şunu da unutmamak gerekli
Mart ayındaki toplantıyı engellesek bile,
kapitalistlerin ticarileştirme çabası bitmeyecek. Bu
kapitalizm son bulana kadar devam etmek zorunda olan bir
mücadele. Bu sorun kapitalizmin yapısal dinamikleriyle o
kadar iç içe geçmiş durumdaki antikapitalist bir
muhalefeti örgütlemeden bu sorun çözülmeyecek ve küçük
kazanımlarla avunmak durumunda kalacağız.
-5. Dünya Su Forumu’na karşı hazırlık
toplantısında hedeflenen nedir?
Türkiye'deki su hareketleri Supolitik şemsiyesi
altında 1 Mart 2008’de ilk hazırlık toplantısını
düzenlemişti. Yurtdışından 18 kişinin katıldığı bu
toplantıda bir dizi tartışma yaptık bir sonunda da bir
deklarasyon yayınladık. O dönemde hep birlikte bunun
mutlaka ikincisinin de yapılması gerektiğini
konuşmuştuk. Neden böyle bir toplantıya ihtiyaç
duyuyoruz? Çünkü Dünya Su Forumu son 1-1,5 yılda
Türkiye’de 15 toplantı yaptı. Bu toplantılar halkı
bilgilendiriyorum denerek, projeci akademisyenleri dahil
ederek, üniversitelerimizin salonlarını ve devletin
kurumlarını kullanarak yapıldı. Biz ise bu foruma karşı
ciddi bir muhalefeti örgütlemeye çalışıyoruz. Türkiye’de
muhalif hareketlere bunun nedenlerini daha iyi
anlatabilmek, kendi kitlelerini örgütlemeleri için daha
fazla aracı sunabilmek derdindeyiz. Bu oldukça önemli.
Çünkü toplantılara katılanlar dünyadaki su
mücadelelerinden gelen insanları dinleyerek
zenginleşiyorlar. Fikirleri beğenilsin-beğenilmesin
hepsi kendine özgü özgünlükler taşıyor. Ve bunu
hepimizin öğrenmesi gerekli. Bu mücadeleler, bize ne
kadar uyarlanabilir, biz buradan oraya ne tür bir katkı
sunabiliriz, bunları düşünmemiz gerekli. Bu ikinci
hazırlık toplantısında temel olarak bunları
hedefliyoruz. Bu yüzden de programı tamamen
yerelliklerdeki su mücadeleleri üzerinden yapılandırdık.
İlk gün Türkiye yerelindeki su mücadeleleri ele
alınacak, çok fazla konuşmacı var. Dikili, Derelerin
Kardeşliği Yürütme Bölgesi, Hasankeyf, Munzur, Allianoi,
İzmir Efemçukuru, Egeçep katılımcıları yerelde
yaşadıkları sorunları ve mücadele tarzlarını
anlatacaklar. Barajlarla ilgili mücadele verenlerle
mesela suyun erişemediği bölgelerde mücadele verenler bu
toplantıda bir araya gelecekler. Onların da
birbirleriyle tanışması, ortaklaşması önemli. Bu
mücadelelerin hepsi maalesef kendi yerelliğinde ve
oldukça bağımsız bir şekilde devam ediyor.
- Suyun ticarileştirilmesi konusunda
Türkiye’nin özgünlüğü nedir? 5. Dünya Su Forumu neden
Türkiye’de toplanıyor?
Sadece Türkiye’yi ele almak yerine Meksika ve
İspanya’daki yapılanları da dikkate almakta fayda var.
Mesela bu sene kapitalistlerin bir fuarı olan EXPO,
İspanya’da yapıldı ve tamamen suya adandı. Meksika,
İspanya ve Türkiye’yi ortaklaştıran birkaç tane
karakteristik var. Üç ülke de suyu kendisine yeter
düzeyde olan ülkeler kategorisinde, yeraltı su
kaynakları zengin ve henüz aktive edilmemiş. Bunların
hayata geçirilmesi ciddi sermaye yatırım istiyor Üç
ülkede de toplumsal hareketlerin su alanındaki çıkarları
farklı. Böyle ülkelerde suyun ticarileştirilmesine karşı
topyekun homojen bir muhalefetin örgütlenmesi çok zor
umudunu taşıyor kapitalistler. Tüm bunlardan görülüyor
ki bizler, tesadüfen seçilmiş ülkeler değiliz. Gerçekten
de Türkiye’de baraja karşı çok haklı gerekçelerle karşı
çıkan hareketler var ama bu hareketler bütün barajlara
hayır diyorlar. Çareyi topyekun bir ‘hayır’da
buluyorlar. Ama aynı ülkede suya erişimi sıfır olan
insanlar da var. İstanbul’un göbeğinde 25 yıldır suyu
olmayan mahalleler var. Barajlara karşıyız, içme
suyundan yoksun olanlar bizim umurumuzda değil, bunu
demenin bir hükmü yok. Anti-kapitalist hareketlerin
görevi, baraja hayır diyenlerle benim suyum yok
diyenlerin çıkarlarının çatışmadığını göstermektir.
Platformun böyle bir işlevi olabilirse sadece Mart’a
kadar değil bundan sonraki süreçte de Dünya Su
Forumu’nu, onun destekçilerini, Türkiye hükümetini, yani
bu ülkeden bir şey çıkmaz diye düşünenleri şaşkına
düşürmüş ve onlara iyi bir yanıt verilmiş olunur.
Dünyadaki su ile ilgili muhalif hareketlere de çok
önemli bir örnek yaratabiliriz. Bu çatışmalardan medet
umdukları o kadar belli ki. Hükümet son bir yıldır
özellikle kurak bölgelere gidip ‘Size artık su
getireceğiz’ diyor. Uzun yıllardır susuzluğun pençesinde
kıvranan toplumlara gidip gerisini nasıl yapacağını
söylemeden, size su getireceğiz dediklerinde bunun
etkisinin ne kadar kuvvetli olduğunu düşünebilir
misiniz? Bunun geri planını ancak 'Suyun Ticarileşmesine
Hayır Platformu' açıklayabilir. Diyebilir ki: ‘Evet
getirecekler, ama cep telefonu gibi kontörle
getirecekler. Sen iki tane tavuğu olan, iki metre kare
bahçesinde ektiği domatesle yaşayan bir insan olarak bu
kontörle başa çıkabilecek misin?’ Hükümet yetkilileri bu
gerçeği hiçbir yerde söylemiyorlar.
Röportaj "Melis
Tantan" (EmekDunyasi.net)