Ana Sayfa
Supolitik Oluşumunun
İlkeleri
Uluslararası Konferans
22-23 Mart 2008
"Kapitalizmin Kıskacında SU"
24 Mart 2008 İstanbul
Deklarasyonu
5. Dünya Su Forumuna
Karşı Hazırlık Toplantısı
8-9 Kasım 2008
8-9 Kasım Hazırlık
Toplantısı Deklarasyonu
15-22 Mart 2009 Suyun
Ticarileştirilmesine
Hayır Platformu
Genel Programı
Uluslararası İstanbul
Konferansından
Kim Kimdir
Bilgi Notları 
Makaleler
Basın Açıklamaları
İletişim
Site Haritası 
English Español
Güncelleme Tarihi:
09 Haziran 2011
 

DOĞAYA SAHİP ÇIKMAK, YAŞAMI SAVUNMAK
İÇİN 5 HAZİRAN'DA SOKAKTAYDIK!
(*)

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü! Bugünü ilan eden kurum da Birleşmiş Milletler (BM). BM, dünya halklarına yönelik saldırıların başında yer alan bir kurum. Emperyalizmin halklara karşı saldırısında onlardan yana tavır aldığını, "İnsan hakları, demokrasi, eşitlik" söylemlerinin ne kadar yalan ve gerçek dışı olduğunu, kurulduğu günden beri biliyoruz. İşte böyle bir kurumun çevreye "duyarlılığı" da insan haklarına olan duyarlılığıyla eş değerdir, yani BM, dünya halklarının olduğu gibi çevrenin de KATİLİDİR! Bu nedenle bugünü kabul etmiyor, bunu protesto ediyor, bu aldatmacaya ortak olmuyoruz; bunun için buradayız.

Doğayı ve yaşamı talan eden sermaye ve iktidar sözcüleri bugünü “kutlamalarla” geçiriyor. Bizler ise diyoruz ki bugün “kutlama” değil mücadele günüdür! Tüm doğa düşmanlarının talan ve yağma politikalarını teşhir etmek, direnişimizi büyütmek için sokaktayız! Bugün ülkenin dört bir yanında yaşama ve doğaya sahip çıkan direnişler büyüyor. Çünkü doğaya ve yaşama yönelik saldırılar her yerde büyüyor. Kapitalizm, doğaya ve insana ait ne varsa talan etme, önüne gelen her şeyi pazarda satılacak bir mal olarak görme anlayışıyla, insana, canlılara, doğaya gözünü dikmiş durumda. Su başta olmak üzere, derelerimiz, akarsularımız, ormanlarımız, meralarımız, ülkemizdeki işbirlikçiler tarafından tekellere-sermayeye peşkeş çekilmekte. 1950'lerden günümüze hangi iktidar geldiyse yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi satmışlardır. Bugün ise bunu AKP yapmakta. Dünya Su Forumu’na ev sahipliği yapmakla bir kez daha işbirlikçiklerini göstermişlerdir.

Doğanın ve yaşamın temeli olan su, sermayenin ticarileştirme saldırısının hedefinde. Kentsel ve kırsal alanda su hizmetleri özelleştiriliyor / piyasalaştırılıyor. Su fiyatlandırılıyor. Şişelenip satılıyor. Ön ödemeli ve kontörlü sayaçlar yoluyla, suyu kullanmadan parasını ödememizi istiyor. Kısaca sermaye suyu ticarileştirirken, bu doğal varlığı yalnız parası olanın yararlanacağı bir ekonomik mala dönüştürüyor. Ülkemizde şu an sayıları 2000’e ulaşan ve 4000 adete çıkarılması hedeflenen Hidroelektrik Santral Projeleri ile her bir dere şirketlere satılırken, her bir HES için 370 hektar orman alanı da HES şirketlerinin kullanımına veriliyor; bu da toplam 1 milyon 480 bin hektar en verimli orman alanının fiilen özelleştirilmesi demektir. AKP iktidarının uygulamaya soktuğu ve HES projeleri gerekçe gösterilerek yapılan su kullanım hakkı anlaşmaları ile de sularımız, şirketlerin egemenliği altına alınıyor.

Tabiat ve Biyolojik çeşitliliği Koruma Kanun Tasarı ile, bugüne değin alınmış sit kararlarını ve tabiat parklarını, milli parkların koruma kararlarını kaldıran, doğal alanlar ile ilgili kararları çevre ve orman bakanlığının kurullarına ve bakanın doğrudan onayına bırakarak saldırılarını yasal kılıfa uydurmuşlardır. Bu da yetmeyerek Yenilenebilir Enerji Kanunu Yasası ile bu saldırılarını üst seviyeye çıkarmışlardır. Bu yasa ile koruma altındaki alanlarımız yok olmakla birlikte tekellere yeni bir rant kapısı daha açılmış olacak.

Ne trafiğin düzelmesine, ne de başka bir yaraya merhem olması beklenmeyen 3. Boğaz Köprüsüyle, İstanbul’un zaten bir avuç kalan verimli tarım arazileri ve içme suyu havzaları da yok olmak üzeredir. Köprünün bağlantı yolları bu araziler ve havzalar üzerine inşa edilecek ve bu durum hem bu zenginliklerimizin yok olmasına neden olacak, hem de bu şekilde AKP yandaşlarına yeni yeni gelir kapıları açılacaktır.

Tayyip Erdoğan’ın “Çılgın Proje” olarak duyurduğu “Kanal İstanbul” projesiyle de Karadeniz’den Marmara’ya bir boğaz daha açılması düşünülüyor. Bu proje gerçekten çılgıncadır. Boğaz trafiğini rahatlatma ya da İstanbul’u dünyanın iki boğaza sahip tek kenti yapma gerekçeleri bu çılgınlığı ortadan kaldırmıyor. Bu proje İstanbul’a hiçbir şey kazandırmayacak, aksine var olan yeraltı-yerüstü zenginliklerimizi de alıp götürecektir.

AKP iktidarı, Çernobil’in etkileri hala sürmekteyken, Fukuşima’da yaşanan felaket tüm dünyanın gözleri önünde etkilerini gösterirken halkın tüm itirazına rağmen nükleer santral kurma ısrarını sürdürmektedir. Emperyalistlerin teknolojik olarak miadını doldurduğu için ıskartaya çıkardıkları nükleer santrallerle topraklarımızı kirletmenin ve olası büyük nükleer felaketlere göz göre göre davetiye çıkarmanın tek bir açıklaması olabilir; o da emperyalistlere göbekten bağımlı olma halidir. Artık dünyanın enerji ihtiyacını karşılamak için kullanmadığı hatta terk ettiği nükleer santralleri bizim gibi ülkelere satarak bir taşla iki kuş vuruyor emperyalist-kapitalist sistem.

Bunun en yakın örneğini Kütahya’da yaşadık. Kütahya Gümüşköy'de bulunan Eti Gümüş A.Ş.'ye ait gümüş madeni işletmesinde 7 Mayıs 2011 tarihinde atık depolama barajında taşma meydana geldi ve atık barajı yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Atık depolama barajındaki sızmalar ve taşmalar neticesinde atık depolama havuzundan aktif durumda bulunan ağır metaller yeraltı sularına ve besin zincirine karışmakta. Bölgedeki içme suyundan alınan numunenin Çevre Mühendisleri Odası tarafından yaptırılan laboratuar analizi sonucunda, sudaki siyanür miktarının limit değerden % 40 daha fazla olduğu tespit edildi. İlerleyen günlerde sızmalarla birlikte bu miktar daha da artacaktır. Sızmaların dışında atık havuzundan sürekli olarak buharlaşan hidrojen siyanür gazı, çevreyi ve insanları zehirlemeye devam etmektedir. Ve yetkililer önce bu gerçeği inkar ettiler fakat kamuoyunun baskısıyla gerçekleri itiraf etmek zorunda kaldılar. Bütün bu saldırılar, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin zihniyetini ortaya sermek için yeter de artar bile. İşte bu zihniyetin, doğayı ve yaşamı gözetmek şöyle dursun, bu duruma karşı çıkanlara reva gördüğü saldırılara her geçen gün bir yenisi eklenmektedir.

Bu saldırılarda insanlar katledilmektedir. Hopa’da çevre mücadelesinin en ön saflarında yer alan ve HES’lere karşı yapılan gösteri sırasında polisin attığı gaz bombası sonucu kalp krizi geçiren emekli öğretmen Metin Lokumcu hayatını kaybetmiştir. Bu saldırıların temel amacı direnişi kırmaktır. Ama bunda başarılı olamayacaklar. Tıpkı Hopa halkı gibi Dersim’den Gerze’ye, Antalya’dan Artvin’e, Kastamonu’dan Ergene’ye, Mersin’den Sinop’a kadar doğaya ve yaşama sahip çıkanlar direnişlerini büyütmektedir. Artık bu ülkede demokrasi mücadelesi vermenin karşılığı ölüme kadar varıyor.

Bu bilinçle, AKP iktidarına da, onların sahipleri olan emperyalist-kapitalist sisteme de karşılık vermek için güçlerimizi birleştirmeli ve her alanda olduğu gibi çevremizi, doğamızı, suyumuzu, derelerimizi, ormanlarımızı, tabiat varlıklarımızı, yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklerimize sahip çıkmak için örgütlü mücadelemizi büyütmeliyiz. Biz halkız, milyarlarız. Onlarsa bir avuç! Güçlü olan biziz. Bu bilinçle mücadele ettikçe kazanan da biz olacağız.

Dünya Çevre Günü Bir Aldatmacadır! BM Çevrenin Katilidir!

Dünya Emperyalistlerin Malı Değil, Halkındır!

Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın Mücadelemiz!

Akarsularımız, Derelerimiz, Ormanlarımız Satılık Değildir!

Su Yaşamdır Satılamaz!

Kentimize Ve Doğamıza Sahip Çıkıyoruz!

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu


(*) 05 Haziran 2011 tarihinde SUYUN TİCARİLEŞTİRİLMESİNE HAYIR PLATFORMU'nun ve 3.Köprü Yerine Yaşam Platformu'nun Beyoğlu Tünel'den Taksim Meydanına ortaklaşa yaptıkları yürüyüşün basın bildirisi.